8 Mart 2010 Pazartesi

Gazeteci, kime denir?

Son yılların, hatta son günlerin hararetli tartışma konularından biri de gazeteciliktir. Kimin "GAZETECİ", kimin gazeteci olmadığı, sınandığı bir sürecin içinden geçiyoruz. Herkes kendine göre "gazeteci tanımı" geliştirmiş durumda!
Kim gazeteci, kim değil (?), sorusunu sorguladığımda, çoğu zaman benim dahi kafam karışıyor. Herkes görmek istediği, işine geldiği pencereden bakıyor.
Gazetecilik mesleğinin eğitimini almış olanlar mı gazeteci?
Sigortası ödenen mi, ücret alan mı, yoksa... mesleki ilkelere özen gösterip, bu işi yapan mı, gazetecidir? Yoksa gazetenin resmi künyesindekiler mi gazetecidir?

Bana göre GAZETECİ:
Haksızlıklar karşısında susmayan, tepki veren gazetecidir.
Farklı düşünenlere söz hakkı veren, gazetecidir.
Uzlaşma zemini ve kültürü oluşturan, gazetecidir.
Güncel olayları evrensel ilkelerle bağdaştıran, yorumlayan gazetecidir.
Hoşgörü ve alçak gönüllülüğü paylaşan, gazetecidir.
Dinleyen, kendi fikrini empoze etmeyen ve gerçekleri tüm çıplaklığı ile katıksız olarak kamuoyuna aktaran gazetecidir.

Eğer, insanların beyinlerine ve kalplerine ulaşıyorsanız, GAZETECİLİK yapıyorsunuz demektir. Kim ne derse desin, gerisi TEFERRUAT'tır

ALİ YILDIZ,
ZONGULDAK GAZETECİLER CEMİYETİ GENEL BAŞKAN YARDIMCISI

konu: Facebook | Gruplar (Google Sidewiki'de görüntüle)

5 Mart 2010 Cuma

Tartışılan gündem ve gerçek gündem

İçinde bulunduğunuz coğrafya ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamınızı etkilemekle kalmaz, ana gündeminizi de etkiler, belirler. Aynı şekilde, küreselleşmenin doğal sonucu olan gelişmeler de, gündemimizi etkiler, belirler. Yetmiş iki milyonluk Türkiye’nin iç dinamikleri de, toplumsal ve bireysel gündemimizi de etkiler, belirler.
“Kelebek etkisi” denilen kuram, günümüz dünyasının vazgeçilmez bir gerçeğidir. Kelebek etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen addır. Adı, Edward N. Lorenz'in hava durumuyla ile ilgili verdiği şu örnekten gelmektedir:
“Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, Dünyanın yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir”.

Bu kurama göre bir genelleme yaparsak; dünyanın bir coğrafyasında havalanan bir kelebeğin kanat çırpışlarının yaratmış olduğu rüzgar, dünyanın başka bir coğrafyasında fırtınaya dönüşebilir. Diğer coğrafyaları az yada çok, ama bir şekilde etkiler.

Keza bu görüş, bireysel yaşamımız için de geçerli bir kuramdır.

Toplumsal yaşamımızın iç dinamikleri için de geçerli bir kuramdır.

***
Özellikle son bir yıldır ülkemizin iç ve dış dinamiklerine göre şekillenen ve çoğu zaman izlemekte zorlandığımız çok değişken ve her bir başlığın ayrı bir tartışma konusu olduğu bir süreç yaşamaktayız. Süreci izlemeye çalışırken bazen kafamızın karışabildiği, takip etmekte zorlanabildiğimiz, sürekli değişen ülke gündemine hep birlikte bir göz atalım:

PKK terörü…

Küresel mali kriz ve ülkemiz üzerine etkileri…

Demokratik açılım…

PKK’nın silahsızlaştırılması…

Ermeni açılımı…

Ergenekon Terör Örgütü İddianamesi…

Tutuklamalar…

Savcılar…

Soruşturmalar…

Balyoz, Sarıkız… Operasyonları…

Generallerin- Amirallerin ve savcıların tutuklanmaları…

Islak imza-Kuru imza…

Anayasa değişikliği… Anayasa reformu…

Referandum…

Tekel eylemi…

HSYK, YÖK…

Özelleştirme…

Emekli aylıkları ve ücretler…

Kozmik oda…

TSK açıklamaları …

TSK’ya karşı yürütüldüğü iddia olunan “Asimetrik Psikolojik Savaş”…

Tarikatlar, Cemaatler…

Eksen kayması iddiaları…

Sağlık reformu… Yargı reformu… Erken seçim… Vs. vs. vs...

***
Keza Zonguldak Gündemi de, (yaratılan suni gündemler hariç) aynı şekilde üst başlık ve alt başlıkların yer aldığı bir çok gündem maddeleriyle yoğrulmakta, çalkalanmakta ve gerilmektedir. Bu gerilme bir şekilde giderilmelidir, ama nasıl?
Tüm bu gündem maddeleri ve saydıklarımız/sayamadıklarımız vardır. Asla yok diyemeyiz. Konuşulmalı, tartışılmalı ve herkes ve her kesim görüş ve önerilerini açılamalıdır ki, çözüm yolunda bir ivme kazanılsın. Katkıda bulunulsun. Bu durum, toplum sağlığı açısından olduğu kadar, bireysel açıdan da önemli ve yararlıdır. Buna şüphe yok.

Ancaaak, bireyin ve toplumun gerçek gündemi, yukarıdaki gündemlerden çoook farklıdır. Göz ardı edilemeyecek, görmezden gelinemeyecek, ötelenemeyecek bir yapıya dönüşmüştür. Vahim olan da, budur.

Nedir o gerçek gündem?

İşsizliktir… Aşsızlıktır.. Geçim derdidir… Yoksulluktur… Çöken ahlaki değerlerdir… Gelir dağılımındaki adaletsizliktir… Güvensizliktir… Ayrımcılık-kayırmacılıktır… Belirsizliktir….
Tartışılan gündem ve gerçek gündem, bireysel ve toplumsal psikolojimizi bozduğu kadar, bedensel sağlığımız üzerine de kalıcı etkiler bırakacak baskılar da yapmaktadır.

Bu sürecin sonucu hakkında bir fikri olan var mı?
Eğer var ise, fikir ile zikir ne kadar uyumlu olur?

26 Şubat 2010 Cuma

Ortak Siyaset Oluşturmalıyız
01/01/2008 - 20:18
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ Ortak Siyaset Oluşturmalıyız
TBMM Başkanı Köksal TOPTAN, bir dizi açılış ve ziyaretlerde bulunmak üzere, seçildiği il Zonguldak'a 17 Eylül Pazartesi günü geldi. Zonguldak, Bartın, Karabük (Eski Zonguldak)'ın iktidar ve muhalefetten bazı milletvekilleri ile birlikte gelmesi ve tüm ziyaretlerini birlikte gerçekleştirmesi, Bölgemiz ve Zonguldak tarihine "Önemli Not" olarak kaydedildi.
Bu üç ilin bazı milletvekilleri, belediye başkanları, yetkilileri, sivil toplum kuruluş temsilcileri ve vatandaşların birlikte katılması; tarihi bir izlenim olarak gözlerden kaçmadı.
Bölgemizin sorunlarını, "kağıt üzerindeki şehir sınırları" içine hapsetmek, bence mümkün değil.
Bir düşünsenize:
*Saltıkova hava limanı sadece ilimize değil, bölgemize (Havzamıza) hizmet vermeyecek mi?
*Filyos Vadisi Projesini, Bartın ve Karabük'ten ayrı düşünebilir misiniz?
*TTK'da çalışanlar, sadece Zonguldak'lılardan mı ibaret. Bartın ve Karabük'ten çalışan yok mu?
*Hangi sorunu ele alsanız, bu üç ilin ortak kaderi olan sorunla karşılaşılmıyor mu?

***

TBMM Başkanı Köksal TOPTAN'ın, konuşmasında şu mesajlara yer vermesi ve katıldığı tüm törenlerde altını çizerek tekrarlaması, ilimiz ve bölgemiz açısından çok önemli.
"...Beni buralara getiren, önlerine ne zaman çıktıysam ve elimi ne zaman uzattıysam boş çevirmeyen hemşehrilerime şükran borçluyum... Bizim bu topraklarda yaşayan insanlara borcumuz var, benim borcum var. Ne kadar çalışılırsa çalışılsın, buraya 10 tane havaalanı daha açsak, 3 tane daha Filyos Projesi yapsak, ödenebilir bir hak değildir. Ömrümün sonuna kadar, bu yörenin insanı ve Zonguldak, Bartın, Karabük için Allah bana ne imkan verirse, buranın insanına harcamayı, ahlaki ve vicdani borç sayıyorum. İnşallah önümüzdeki dönemde, bu alanda önemli işler yapma olanağı bulacağız... Birlikte olduğumuz sürece, başarı gelecektir. Yeterki güvenimizi kaybetmeyelim. Siyaset, zamanı geldiği zaman, her yerde yapılır. Bölgenin problemleri söz konusu ise, 'Ortak Siyaset Oluşturma' gayretinde olmalıyız. Böylece, bölgenin sorunlarını aşmakta, zorlanmayız... Büyük projelere imza atmak için, ulaşıma öncelik vermek, o yerlerle birlikte, dünyanın bağlantısını en kısa süreye indirmek gereklidir. O açıdan, havaalanı çok önem taşımaktadır... "
Zonguldak Belediyesi'nin onuruna verdiği iftar yemeğinde, "Zonguldaklı’lık Bilincini Yaratmak"tan da söz eden Toptan "...Zafer, başarı hepimizindir. Ben Meclis Başkanı olarak, oy kullanamıyorum. O nedenle Zonguldak milletvekilleri eşitlenmiştir. 2 AKP, 2CHP milletvekilleri eşitlenmiştir..." dedi.

***

Meclis Başkanı Köksal TOPTAN'ın yukarıdaki sözlerini yanyana getirdiğimde, ne SEN-BEN ne İktidar-Muhalefet ne de Zonguldak-Karabük-Bartın ayrımı var. Birlik-beraberlik var, sinerji var, güç oluşturma var. Ortak akıl, ortak kazanma var. Şehir şehir ayırmaksızın "ahde vefa, güven, ahlaki ve vicdani borç, hak ödeme, başarı" var. Gösterilen teveccühe saygı ve şükran duygularının somut yansıması olarak "GECİKMEKSİZİN elinden gelenin en iyisini yapma yarışı" var.
Yıllardan beri "Zonguldak'ın Ağabey'si yok" deyip, sızlanmıyor muyuz?
Şimdi "Köksal Ağabey'imiz" var.
Yıllardan beri "Zonguldak'lılık Bilinci yok" deyip, sızlanmıyor muyuz?
Şimdi, T.C'nin 2. adamı "bu bilince liderlik" etmek için, çağrı yapıyor.
Yıllardan beri "Ankara'da Zonguldak'ın-Bölgemizin LOBİSİ yok" deyip, sızlanmıyor muyuz?
Şimdi, bu lobi Sen-Ben-O değil, BİZ olalım, BİRLİK OLALIM diyerek, temelleri atılıyor.
Yıllar sonra yakaladığımız bu tarihi fırsatı, çok iyi değerlendirmek zorundayız.
Herkes ve her kesim, elini taşın altına çekinmeden koymak zorunda.
Pilavdan dönenin, kaşığı kırılsın...


Uzun, ince ve dikenli yol
02/02/2008 - 13:44
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Sosyal bir etkinlik olan spor, kitlelerin psiko-sosyal ve kültürel hayatında önemli yer tutar. Kitleleri psikolojik olarak, olumlu ve olumsuz etkiler. Sosyal hayatımızın bir parçası olan ve en yaygın şekilde yapılan Futbol ise, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için “moral kaynağı, moral motivasyonu”dur. Moral motivasyonumuzun durumunu belirler.
En sıkıntılı anımızda, milli takımın ve/veya şehrimizin temsilcisi Zonguldak Spor’un almış olduğu sonuç; “örtük bellek”imizi, diğer bir deyişle “bilinç altı”mızı etkilemekle kalmaz; bireysel/toplumsal motivasyonumuza, performansımıza ve davranışlarımıza yön verir, katalizör etkisi yapar. Alınan bir galibiyeti düşünün; toplumsal ve bireysel sorunlardan köşeye sıkışmış, bunalmış, bir çıkış yolu arayan “iç dünyamızda” psikolojik bir rahatlamaya, kuşlar kadar özgür ve hafif olmak hislerine kaynaklık etmiyor mu? (Ya da tam tersi)
İnsan denilen varlık olan bizlerin; (Sosyal/kültürel açıdan) 1- İç dünyamız, 3- Dış dünyamız (evet 3’ü, yanlış yazmadım) vardır.
Bu iki dünya arasında 2. sırada “dil ve kültürden oluşan” öyle bir dünyamız vardır ki, bu iki dünya arasındaki bağlantıyı-iletişimi “tıpkı elektrik devresinde olduğu gibi” keser ve/veya bağlantıyı açar. İşte tam da burada, yani 2. sıradaki katmanda devreye giren spor (futbol) iç dünyamızla, dış dünyamız arasında “şalter görevi” görür. İç dünyamız ile dış dünyamız arasındaki devreyi tamamlar, bütünlük sağlar. Kültürümüzde en yaygın şekilde yapılan, taraftar bulan, kitleleri etkileyen futbolda alınan sonuçlar; İç dünyamız ile dış dünyamız arasında gel-git’lere, dalgalanmalara veya en doruk noktada kendimizi iyi hissetmemize, moral kaynağımız olmaya ve güncel sorunlardan bir kaçış, fırtınalı havalarda “güvenli bir limana sığınma hissi”ne kapılmamıza neden olur. Sonuçta (argo tabirle) hepimiz insanız; et ve kemikten oluşmuyoruz.. İç ve dış dünyamızdaki her türlü gelişmelerden (istesek de istemesek de) etkilendiğimiz, duygu ve his dünyamız var. Bu iki dünya arsasındaki ara katmanda yer alan, iletişim devresini kesen/açan “dil ve kültürden oluşan dünyamızdaki” olaylardan etkilenmemek, kaçmak mümkün mü?
Eğer bu 3 dünyamızı akvaryuma benzetirsek; akvaryum içindeki suyun temizliliğinin/ kirliliğinin, saflığının yada tuzluluk oranının, suyun içindeki oksijen miktarının; akvaryum içindeki balığı etkilemediğini söyleyebilir miyiz? Elbette söyleyemeyiz. İşte bu kadar önemlidir, dil ve kültür yaşamımızdaki gelişmeler. Bilinçli/bilinçsiz, istekli/isteksiz, farkında olalım/ olmayalım kitleleri oluşturan bizleri “isteğimiz dışında” etkiler. Görünmeyen, sihirli bir değnek gibi bir durumdur, söz konusu olan! Duygu ve his dünyamız, gizemli bir el tarafından ele geçirilmiştir! Yoksa, kitlelerin futboldan bu kadar çok etkilenmesini, gündem oluşturmasını, konuşmasını, istenmeyen-hoş olmayan adli olaylara yol açmasını, ilgilenmesini nasıl izah edebilirsiniz ki? Kısaca; toplumsal motivasyonumuzdaki bir “ohhh” diyebileceğimiz, nefes alabileceğimiz, gevşeyeceğimiz bir “psikolojik rahatlama”ya yol açmasa; futbol dünyada, ülkemizde ve kentimizde bu kadar çok izlenir, seyirci bulabilir; kitleleri harekete geçirebilir miydi? Toplumsal sağlığımız için küçümsenemeyecek, göz ardı edilecek, geçiştirilecek bir olgu değildir futbol. İnkar edildiğinde, tıpkı akvaryum içindeki suyun oksijeninin yetersiz olduğunda, “balığın akvaryum içinde bilinçsizce dönüp-dolaşması” gibi, “deli danalar gibi” tepinip dururuz! Eğer futbol, toplumsal psikolojimiz üzerinde, bu kadar baskın olmasaydı; Sosyal patlamaya, toplumun ruh sağlığının bozulmasına vs. gibi olumsuz psikolojik durumların kapısı aralanır, toplumsal sağlığımız bozulurdu! Yoksa, toplumsal sağlığın ötesinde, kendi alanında ayrı bir sektör oluşturan; sporun bir dalı olan futbolu, devletler neden destekliyor, özendiriyor sanıyorsunuz? İşte tüm bu gerekçelerden ötürü; beden ve ruh sağlığımızın dengelenmesi, normalleşmesi için ve ekonomisi için, toplumsal ve bireysel açılardan bu kadar çok önemli bir olgudur futbol.
***
Profesyonel Ligde mücadele eden şehir takımlarının liglerdeki temsiline, mevcut durumlarına ve sıralamalarına baktığımızda, o şehrin “ekonomik yapısıyla doğru orantılı” olduklarını görüyoruz. Hele hele çok yüksek transfer paraları, dudak uçuklatacak kadar yüksek olunca; Süper ligde, birinci ve ikinci ligde bulunmak “sürekli ve kesintisiz bir gelir kaynağı”nı zorunlu hale getiriyor. Ekonomik özgürlük sağlanamamış ise, taşıma suyla değirmen de dönmeyeceğine göre, kümede kalmak da ekonomiye paralel olarak zorlaşıyor. Tıpkı, o eski Zonguldak’tan 3 il çıkarıldıktan sonraki süreçte (eski Zonguldak’a kıyasla) ekonomik dengelerin daralması, sınırlı hale gelmesi, şehrin ekonomik yapısıyla/yaşamıyla orantılı olarak değişiyor.
Futbolun içinden gelen biri olarak, söylüyorum; Gönlümüzü, geçmişteki başarılarla övünerek avutamayız. Bunun kimseye ve ruhsal motivasyonumuza bir faydası yok.
“Mevcut durumda neler yapabiliriz? Zonguldak spor için sürekli ve kalıcı bir finansmanı nasıl sağlayabiliriz ki, kendi ayakları üzerinde durabilsin, kendi yağıyla kavrulsun?” düşüncesinden hareket eden valimiz önderliğindeki oluşuma GMİS, belediye, işadamları, oda başkanları ve diğer sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri de destek verince, toplumsal bir mutabakat sağlandı. Bir olundu, birlik olundu ve sorun çözüme kavuştu. Kanımca, Ramis MUSLU başkanlığında oluşan yeni yönetim; kimsenin “HAYIR” diyemeyeceği, toplumsal uzlaşının dikkate alındığı bir yönetim oldu. 03 Ocak 2005’de yapılan olağanüstü genel kurulda göreve gelen yönetimi tebrik ediyor, tüm Zonguldak halkının maddi ve manevi desteklerini esirgemeyeceklerini umuyorum.
“Gönül işi bu;
Gönül ne 3. ligi,
ne 2. ligi,
ne de 1. ligi ister;
Gönül süper ligi ister; SÜPER LİGİ” diyorum ve ortaya bir vizyon koyuyorum. Yeni yönetime ve tüm camiaya; bu uzun, ince ve dikenli yolda, başarılar diliyorum. Yolunuz açık, hayalimiz gerçek olsun.


Anaç savaşçılar
07/02/2008 - 21:34
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
“Vakıfçılık”, bizlerin çok eski bir “sosyal olgu”sudur. Bu “sosyal olgu”, Osmanlı’da da devam etmiş, günümüze kadar süre gelmiştir. Siz bakmayın AB’nin “Vakıflar Yasası” için yapmış olduğu bir takım baskılara-dayatmalara. Yardımlaşma-dayanışma-ihtiyacı olana kol, kanat germe… gibi insani ve toplumsal paylaşım, bizlere atalarımızdan kalan en onurlu ve hazzı en yüksek değerlerden sadece biridir.
Atalarımız “sosyal yardımlaşmayı-dayanışmayı” güncel yaşamlarında bir değerler bütünlüğü içinde yaşatırlarken; Onların (Avrupalıların) ataları, derebeylerinden mağaralara kaçıp, yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Bizim atalarımız medeniyeti, “insani, vicdani ve sosyal paylaşım…” gibi değerler üzerine inşa ederlerken; onların ataları medeniyeti “kimliksizleştirici, dilini-dinini-kültürünü yok edici, başkalaştırıcı ve özüne yabancılaştırıcı, parçalayıcı, bölücü…” gibi değerler üzerine inşa etmekteydiler. Kültürel mirası atalarından devralan batı dünyası da bu geleneği sürdürdükleri için, günümüzdeki medeniyet “tek dişi kalmış canavar” olarak nitelendirilmektedir. Bunun somut izlerini, sömürgeleştirilen ve yukarıdaki barbarlıkları yaşama geçiren, hatta soykırım yapan Avrupa emperyalizminin Asya’da, Afrika’da ve Amerika’da yaptıkları uygulamalara bakmak-araştırmak yeterlidir. Siz bakmayın onların bu gün “SÖZDE insan hakları, din-düşünce-kültür ve demokrasi, daha çok demokrasi” kavramlarının biricik ve tek savunucusu gibi sahiplenmelerine! Bu kavramların arkasındaki “gerçek düşünce sistemi”, ileri teknoloji sayesindeki üretim fazlasına “küresel ölçekte” yeni pazarlarlar yaratmak niyetidir. Küreselleşmenin kime, nasıl fayda sağladığına “derinlemesine bakılır-araştırılırsa”, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Bu paragraftan “batı karşıtı, kafatasçı…” gibi, bir düşünce içinde olduğum sonucunu “asla, ama asla” zihninize yerleşmesine izin vermeyin, lütfen. Bu benim dünya görüşüme, yaşam felsefeme zıt bir düşünce olur. Benim demek istediğim, ortaya getirmek istediğim bilinç şu; Atasını-soyunu-sopunu-tarihini-kültürünü bilmeden ve ezikliğin-mahçupiyetin-aşağılanmanın kör kuyularına hapsolan, körü körüne Avrupa sevdalısı-hayranı olan birtakım “kendini bilmezlerin” oyununa gelmemektir. Bizim tarihimizde utanılacak hiçbir durum söz konusu değildir. Batı dünyası öyle söylüyor diye de, tarih yeniden yazılmaz. Tarih, neyi yazmışsa, gerçek o’dur.
***
Tüzüğünü yazdığım, kurucu üyesi olduğum ve genel sekreterliğini yapmakta olduğum ZONEPDER-Zonguldak Esnaf ve Pazarcılar Derneği’ne plaket verilmek üzere; 7 Şubat 2008 tarihinde, Zonguldak Belediyesinin düzenlemiş olduğu törene davetliydim.
Zonguldak Belediyesi bünyesinde faaliyet gösteren, Sevgi Gonca Başkanlığındaki gönüllülerin amacı; ihtiyaç fazlası giysi-eşya… gibi aklınıza gelebilecek her şeyi toplamak-onarmak-temizlemek-ütülemek ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak. Bu onurlu-gururlu ve manevi hazzı çok yüksek insani görevi yerine getirmek isteyen Sevgi Gonca’nın Başkanlığındaki diğer gönüllüler Nur ÖZYİĞİT, Papatya UZUNOĞLU, Zuhal KÖKDEMİR, Esin DEMİRER, Nursen YALÇIN, Figen GÜNGÖR, Neriman KARTAL ve Aysel APAYDIN hanımefendileri gönülden tebrik ediyor, çalışmalarında başarılar diliyorum. Büyük bir görev üslenmişler. Bu görevi yerine getirirken karşılıksız, herhangi bir parti adına değil, sadece ve sadece insani değerler üzerine kurdukları manevi dünyanın içinde yolculuklarına devam etmekteler, hepsi o kadar.
Birileri çıkıp da diyebilir ki, “efendi, önce bu halkı fakirleştirdiler, yokluğa-yoksulluğa alıştırdılar; şimdi de vicdanlarının sesini dindirmek için böyle bir işe soyundular(!)” diyebilirler. Bu görüşte haklılık-haksızlık vardır ve/veya yoktur, bu tartışılır; ben işin orasında değilim. Bildiğim ve savunduğum bir somut gerçek var. O türden düşünce sahiplerine derim ki: “Bu eli öpülesi hanımefendiler mi, bu insanları bu duruma getirdi?” diye, soru sormak ihtiyacını duyarım.
Ne güzel demiş atalarımız “Cennet, anaların ayaklarının altındadır. Yuvayı, dişi kuş yapar” diye. Toplumun anası, anasızların anası, kimsesizlerin anası olan ve tamamı gönüllülerden oluşan “anaç savaşçılar”a, yardımcı olmak isteyenlere sesleniyorum. Zonguldak Belediyesinin zemin katında bulunan bu girişime destek olmak istiyorsanız, küçük gelen-kullanmadığınız-ihtiyaç fazlası olan giyimden ev eşyasına, tülünden, mobilyasına, beyaz eşyasına kadar aklınıza gelebilecek her şeyinizi “çöpe atmayın, ardiyede çürütmeyin” lütfen.
Maddi, manevi, nakdi ve ayni yardımlarınız için, Zonguldak Belediyesine bir telefon ediniz, lütfen. İhtiyaç fazlanız, alınsın-derlensin-toparlansın, belediyenin zemin katındaki reyonlarda ihtiyaç sahiplerine ulaşsın.
İhtiyaç sahipleri de teşhir edilmeden, kızarmadan-sıkılmadan-utanmadan-fotoğrafları çekilerek gazetelerde yayınlanmaksızın; bir mağazadan alış-veriş yapar gibi “ücret ödemeksizin” ihtiyacı olanı alsın, kullansın. Atalarımızdan miras kalan yardımlaşma-dayanışma-paylaşma kültürümüz, lütfen devam etsin. Hem ihtiyaç fazlanız değerlensin, hem de gönlünüz yücelsin.
Her zaman, hepimizin yapabileceği bir şeyler, mutlaka vardır.


Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Meslek İçi Eğitim Semineri
14/02/2008 - 22:04
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
21-22-23 Ocak 2008 tarihinde Ankara/Gölbaşında düzenlenen seminere Zonguldak'tan katılan altı gazetecilerden biri de bendim. Avrupa Birliği tarafından (AB Fonlarından) finanse edilmekte olan, Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu tarafından yürütülmekte olan ve TGF (Türkiye Gazeteciler Federasyonu) tarafından uygulanan AB'Yİ TÜRKİYE'YE GETİRME - BİR AVRUPA GAZETECİLİĞİ AĞI oluşturulmak başlıklı seminer; TGF'na ait Ankara/Gölbaşı "Bizim Çatı" tesislerinde 3 günlük (21–22–23 Ocak 2008) bir süreçte gerçekleştirildi. Yerel/bölgesel kitle iletişiminde çalışan, toplam 20 Türk Gazetecinin yer aldığı seminerde, Zonguldak'ı 6 gazeteci temsil etti. Bu Projenin diğer ayağı, bir hafta sonra, Erzurum'da gerçekleştirildi.
Projenin ikinci etabında; ilgi alanlarına bağlı olarak AB politika yapımcıları, gazeteciler ve analistler ile Şubat sonu-Mart başı gibi Ankara-Bükreş-Bürüksel ve/veya İstanbul-Bükreş-Bürüksel'de 5 yarım günlük görüntülü toplantıdan oluşan video konferans" dizisi gerçekleştirilecek. Bu proje dâhilinde, TGF tarafından "seminerdeki performans ve bilgi-birikim-eğitim-yabancı dil kriterlerine uyan" 70 gazeteci belirlenerek, davet edilecek.

'Proje danışmanı ECAS, Türk gazeteciler ile' (örneğin genişleme, zirai ve tarımsal gelişim, bilgi toplumu ve medya, iç Pazar, adalet, çevre vs.) 'Avrupa Parlamento temsilcileri ile ve Avrupa Medya Birliği temsilcileri ile' (örneğin EurActiv, AB Gözlemcisi, Avrupa Gazetecileri Birliği, vs.) ilgili 'AB Komisyonu Genel Müdürlük temsilcileri ile' davetli gazeteciler için toplantılar düzenleyerek, projeyi destekleyecek.

Yerel/bölgesel kitle iletişiminde çalışan ve Gazetecilik mesleği açısından; Ankara/Gölbaşı ve Erzurum'da verilen seminerlerin en önemli yararlanma noktası; bu projenin sonunda bir AB NETWORK AĞI oluşturuldu.. Seminere katılan gazeteciler bu Network Ağı içinde yer aldılar. Zonguldak'ı Ankara'da temsil eden altı gazeteci, AB'ye Üye Ülkenin herhangi bir gazetecisinin ulaşabileceği bilgiye, "kaynağından ve gecikmeksizin" ulaşabilme imkanına sahip oldular.
***
Gölbaşı seminerinde, Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti olarak bir dizi ikili görüşmelerimiz de olmuştu. Türkiye Gazeteciler Federasyonu Yönetim Kurulu Üyeleriyle yaptığımız görüş alış-verişinde, en kısa sürede Zonguldak'ta Seminer Düzenlenmesi konusunda fikir birliği sağlanmıştı. ZGC Yönetim Kurulu Üyesi olarak, bu doğrultuda "taslak" çalışmalarına başladık.

Tamamlanan taslak çalışmasını Vali Yavuz Erkmen'e sunmak, görüşünü ve katkısını almak üzere, dün akşam ZGC Başkanı Derya AKBIYIK Başkanlığında ZGC yönetimi olarak, Valimizi saat 16.30'da ziyaret ettik. Kendisi bizlere, bu seminerle birlikte ulusal düzeyde Zonguldak'ın tanıtımı olacağını ve her türlü katkıyı vereceği, sözünü aldık.

ZGC'nin Meslek İçi Eğitim Semineri'nin Konu Başlığı: YEREL MEDYA'NIN SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ'dir. Başlangıç: 29 Şubat, Bitiş:3 Mart 2008 olarak tasarlamıştık. Vali Yavuz ERKMEN'in tavsiyeleri doğrultusunda, Zonguldak'ın doğansının canlandığı ve yeşilin her tonunun denizin ve göğün mavisiyle buluştuğu bahar ayına ilimize gelecek olan katılımcılara Zonguldak hakkında daha iyi ve kalıcı anılar, izlenimler bırakacağı tavsiyesi isabetli oldu. Bu tavsiye, Ankara'da yapacağımız bir dizi temaslarda bize rehberlik yapacaktır. ZGC Seminer (Taslak) çalışmasında;
• Zonguldak Milletvekilleri ve T.B.M.M. Başkanı Köksal TOPTAN Zonguldak'ı temsilen ve sertifika dağıtımı ve onur konukları,
• Zonguldak'ın Türk Ekonomisi Tarihindeki Önemi, Sendikalaşma Süreci, "Zonguldak'ın bu günü ve geleceği" ile ilgili Brifing (TMMOB Zonguldak Şubesi Başkanı & ZKÜ Maden Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Erdoğan KAYMAKÇI)
• Oturum Başkanı: Süleyman UKAV (Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Sekreter Yardımcısı)
• "Yerel ve Yaygın Basının Sorunlarına Genel Bakış", Konuşmacı: Nazmi BİLGİN (Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı ve Gazeteciler Cemiyeti Başkanı)
• "Medya ve Etik", Konuşmacı: Prof. Dr. Korkmaz ALEMDAR (Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı)
• "Basın İlanını kim ve nasıl alır(?)", Konuşmacı: Ertan CİLLOV (Basın İlan Kurumu Başkanı)
• "Haber nasıl yapılır, nelere dikkat edilmeli (?)", Konuşmacı: Dr. Hilmi BENGÜ (AA. Genel Müdürü)
• "Fotoğrafların Dili", Konuşmacı: Abdurahman ANTAKYALI (AA. Fotoğraf Müdürü)
• "Kameramanın Gözünden", Konuşmacı: Talay ULUSU (Kameramanlar Derneği Başkanı)
• "AB-Türk Yerel Basın Mukayesesi (Fransa Örneği)", Konuşmacı: Dr. Mıreılle SADEGE (Gazeteci, AUJOURD'HUILA TURQUIE GAZETESİ EDİTÖRÜ & Uluslararası İlişkiler Tarihi Doktoru)
• Türkiye Gazeteciler Federasyonu Yönetim Kurulu Toplantısı'nı;
Gezi Proğramında ise:
• Maden Şehitleri Açık Hava Müzesini Ziyaret (Eski Liman) GMİS'den Bir Yetkilinin, Şehitler Müzesi Hk. Brifingi
• ZKÜ Jeodezi & Fotogrametri Müzesine Ziyaret (ZKÜ Jeodezi & Fotogrametri Bölüm Bşk. Prof. Dr. Şenol KUŞÇU'nun Müze Hk. Brifingi)
• Eğitim Ocağını Ziyaret
• Gökgöl Mağarasına Ziyaret
• Ereğli Cehennem Ağzı Mağarası'na Ziyaret,
• ZGC Lokalinde, Tüm Katılımcı & Eğitmenlere Protokol Tarafından verilmek üzere Sertifikaların takdimi (Zonguldak, ZKÜ ve GMİS Büyük Yürüyüş CD'leri, Amele Birliği Kitapçığı, 'İl dışından gelen katılımcılara' Madenci Heykeli, Zonguldak Tanıtım Broşürü ve Katılımcı Sertifikaları verilecek)
Katılımcı İller olarak:
• Edirne, Kırıkkale, Ankara, Kastamonu, Bolu, Düzce, Sakarya, Bartın ve Karabük'ü davet etmeyi tasarladık. Bu taslaktaki katılımcı iller, eğitmen ve katılımcılar ile bire bir görüşmelerimiz sonunda değişebilir, artabilir ve/veya eksilebilir.
Bu taslak çalışmanın yaşama geçmesi için, Ankara'da yapacağımız çalışmalar "yol haritamızı" belirleyecek. Ankara'daki temaslarımızın vereceği neticeye göre, eğitmenlerin ve katılımcıların uygun takvimlerinin istikametinde belirlenecek bir tarihte; (muhtemelen 11-14 Nisan 2008'de) nihai seminer takvimi belirlenerek, kamuoyuna ayrıca duyurulacaktır.
***
Ankara/Gölbaşı'ndaki AB'Yİ TÜRKİYE'YE GETİRME-BİR AVRUPA GAZETECİLİĞİ AĞI oluşturulmak başlıklı seminerde AB vatandaşı(Fransız), gazeteci ve Konuşmacı: Dr. Mıreılle SADEGE'nin AB-Türkiye Yerel Basın kıyaslamasında sözünü ettiği bir konu var ki, çok önemli.

Fransa'da "Yerel Basın Özgür olsun, Tarafsız olsun, İlkeli ve Seviyeli gazetecilik yapsın" diye, hem yerel parlamento (bizdeki karşılığı İl Özel İdaresi) ve hem de il-ilçe Belediye Meclisi, gazetelere yönelik olarak; her yıl sabit teşvik (maddi katkı) veriyor. Bu bir.

AB ile ikinci farkımız ise, Fransa örneği'nde olduğu gibi, Ulusal medya bizdeki kadar tiraj yapmıyor! Nedeni ise, yerel basın; ağırlıklı olarak yerel sorunları işlediği gibi, ulusal konuları da (% 30) işliyor. Diğer bir anlatımla, okuyucu yöresini


Başbakan Erdoğan maden ocaklarına gidecek
26/02/2008 - 20:06
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

Bir haber:
27 Ekim 2007 tarihinde "Madenlerde İş Sağlığı ve Güvenliği" kampanyasını başlatmak üzere Zonguldak'a gelen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, TTK Kozlu Müessesesi'ne ait ocakta çalışma koşullarını yerinde incelemek üzere -560 koduna inmişti. Bu ziyaretin ardından katıldığı bir çok toplantıda maden ocaklarını ziyaretini anlatan Bakan Çelik, İNTES'in düzenlediği "Türkiye'de istihdam iklimi" konulu geleneksel toplantıda da Zonguldak'tan söz etti. Maden ocağına girdiğini ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da geniş bir heyetle maden ocaklarını ziyaret etmeyi planladığını anlatan Bakan Çelik, "Hepinize tavsiye ediyorum, 500 ve 800 metre derinlere inmek, görmek önemlidir. Çünkü orada bir emek var, alın teri var. Türkiye'nin geleceğine katma değer var. Bir görüşmemizde Sayın Başbakanımız, bizzat oraya bakan arkadaşlarımızla ve üst düzey bürokratlarla ziyaret gerçekleştireceğini ifade ettiler. Umarım en kısa süre içinde o ziyarette gerçekleşir" dedi.

Bakan Çelik'in konuşmasının Zonguldak ve maden ocaklarıyla ilgili bölümü şöyle:
"Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olarak iş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili sorumluluklarımız var. İş sağlığı ve güvenliği dediğiniz zaman en güvensiz bölgeyi tespit etmeniz gerekiyor. Nerede iş sağlığı ve güvenliği en çok sıkıntılıdır? Tabii ki yerin altındadır. Bakan olur olmaz Zonguldak'a gittik ve İş Sağlığı ve Güvenliği Kampanyası'nı başlattık. Zonguldak'ta yerin -560 metre derinliğine indik. İnmekle kalmadık 4 kilometre de vagonla gittik. Daha sonra da işçi kardeşimizin kömür kazıdığı noktaya gittik. Elindeki malzemeyi alarak biz de kazdık, bir parça kömürü hatıra olarak aldık ve çıktık. Hepinize tavsiye ediyorum, 500 ve 800 metre derinlere inmek, görmek önemlidir. Çünkü orada bir emek var, alın teri var, Türkiye'nin geleceğine katma değer var. Bir görüşmemizde Sayın Başbakanımız, bizzat oraya bakan arkadaşlarımızla ve üst düzey bürokratlarla ziyaret gerçekleştireceğini ifade ettiler. Umarım en kısa süre içinde o ziyarette gerçekleşir"
Bir yorum:
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik nereli? Bakanlığına bağlı bir kurumu en az bir Zonguldaklı kadar içten ve samimi bir şekilde gittiği her ortamda anlatıyor, anlatmaya da devam ediyor. Sanırsınız ki şövenistlik yapan bir Zonguldaklı. Hayır, öyle değil. O bu ülkenin bir bakanı. Daha doğrusu "olması gereken" bakanı! Her zaman derim: "-Bir şeyler yapmak için illa nüfus kâğıdında "Zonguldaklı" yazması gerekmez". Bu ilin başarılı valisi, bürokratları Zonguldaklı mı? Tabii ki değil. Hem Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, hem de Zonguldak valisi Yavuz Erkmen bu ülkenin "sorumluluklar bilinci" içinde görevlerini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışan iki değeridir. Biz Zonguldaklılar için de iki, gözbebeğimizdir. Başbakanı, bakanı, bürokratları kentimize bekliyoruz. Onlar ocaklara indikçe, oradaki çalışma ortamının şartlarını gördükçe, madenler kapatılsın propagandasını yapanların Zonguldak'a yakıştırdıkları kara leke (KAMBUR)"un silineceğine inanıyorum. Maden ocaklarındaki üretimi kendi gözleriyle gören her kişi, Zonguldak'ın gönüllü elçisi olacaktır. Buna şüphe yok. Maden teknikeri olmadan önce, staj yapmadan önce, ocaklardaki çalışma şartlarını sadece kulaktan dolma bilgilerle biliyordum. Ama... O ortama girip, o havayı soluyup, o emeği gördükten sonra, daha farklı açılardan bakar oldum madenlere! Neden? "Bilmek", farklı bir şey; "deneyim-yerinde tespit" farklı bir şey de onun için.
Keşke, diyorum; Zonguldak sınırları içine giren herkesi maden ocaklarını gezdirebilme olanağımız olsa! İşte o zaman "kambur" olmadığımız, bu ülke için kömürün önemi ve değeri daha iyi anlaşılır. Ne demek istediğimiz daha net ve daha iyi algılanırdı. Kentimizi savunmak zorunda kalmaz, bu kadar çok söze de gerek kalmazdı!
Zonguldak limanına gelen gemiler ne zaman ki (bu gün olduğu gibi değil) kömür memleketine "ithal kömür yüklü" gelip, boş gitmez iseler, işte o zaman Zonguldak kurtulur. 1980 öncesinde olduğu gibi limana boş gelir, Zonguldak kömürünü yükler, öyle giderlerse; işte o zaman biliniz ki, hem Zonguldak hem de ülkemiz kendi enerji kaynak potansiyelini gerçek anlamda değerlendiriyor ve iş-aş üretim potansiyeline katkıda bulunuyor demektir. Bir zamanlar, Liman dışında (kömür almaya gelen )sıra bekleyen demirlemiş gemiler, gökyüzündeki yıldızların yeryüzündeki elçileri gibi çevrelerine ışık saçarlardı. Zonguldak deyince, "emeğin, ağır sanayinin başkenti, yiğit insanların diyarı "denirdi. Şimdilerde ise kasıtlı olarak "kambur" deniyor! Tüm bunlar bir çocukluk anısı, bir gençlik anısı olarak hafızama kazınmasa, mazi ile bu kadar çok avunmasam olmaz mı? Bu özlemim, bir gerçek olsa; benim ülkem, benim memleketim daha çok kazanmaz mı? "Çözüm ne?" diyenlere; "Çözüm, sorunların içinde" diyorum. Hele başbakan, bakan ve üst düzey bürokratlar ilimize gelip, maden ocaklarına bir girsinler; bakın siz o zaman (!) nasıl da karanlıklar "aydınlığa" çıkıyor? Nasıl da gerçekler gün ışığıyla buluşuyor? Nasıl da Zonguldak'ın "kamburu" düzeliyor?


Ti'ye alanları, Fi'ye almak
29/02/2008 - 21:24
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Zonguldak'ta beşinci yılını tamamlayan Vali Yavuz ERKMEN, 26 Şubat 2008 Salı günü, Memurlar Lokalinde (basına yönelik olarak) kahvaltılı basın toplantısı düzenledi. 2007 yılında ilimizde yapılan faaliyetler ve 2008'de uygulamaya konulacak projeler hakkında kamu adına bizleri bilgilendirdi. İlin tüm müdürlerin hazır bulunduğu toplantıda, kamu kurumlarına ve özel sektöre ait bilgi ve verilerin ışığında; bir yandan geçen yılın muhasebesini yaparken, diğer yandan da bu yıl yapılacak proje ve yatırımları anlattı.
Zonguldak 2007'de 166 tirilyon 282 milyar YTL'lik yatırımdan aldığı pay ile Türkiye 18'si oldu. Bu ilimiz açısından önemli ve altı çizilmesi gereken bir veri.
Akılda kalması ve altının kalın çizgilerle çizilmesi gereken ikinci bir konu var ki, onu Vali Yavuz Erkmen'in şu sözleriyle tekrar hatırlayalım:

Çaycuma Havaalanı ile ilgili çalışmaları 'Tİ'ye alan, hafife alan, alaycı yazılarıyla (gündemde kalarak gündem yaratmaya çalışan) küçük düşürücü yazılara Zonguldak insanı adına üzüldüğünü dile getiren Erkmen "Ben kendi adıma olsa üzülmem ve hiç sesimi çıkarmam. Ama bölge insanının faydasına olacak, ileriye dönük büyük bir projenin 'böyle küçük hesaplarla' BAZI KİŞİLERCE hafife alındığını görmek, insanı üzüyor. Bir defa Havaalanımız şu an açık ve ayda 10 civarında küçük tip uçaklar iniyor. (Bu esnada, Vali Erkmen'e iletilen küçük bir kağıda yazılı not'taki, Saat 11'de özel bir uçağın Çaycuma Havaalanına ineceği bilgisini, bizlerle paylaştı) Bizim amacımız, ÇAYCUMA HAVAALANI'NI TARİFELİ VE BÜYÜK UÇAKLARIN UÇUŞ YAPABİLECEĞİ HAVA TRAFİĞİNE AÇMAK. Bunun için tehlike arzetmesin diye çevredeki dağın yamacından üçgen şeklinde harfiyatın alınması gerekiyor. Biz (Zonguldak 600, Karabük 200, Bartın 200 bin YTL olmak üzere) bir trilyon civarında para toplayıp bir şeyler yaparsak, ulaştırma bakanlığından diğer ödenekleri (15-20 bin YTL'lik) hemen alabilelim diye çabalıyoruz. DAĞIN TRAŞLANMASI VE PİSTİN UZATILMASI, GENİŞLETİLMESİ gibi çalışmaların tamamlanmasından sonra, Mayıs ayında Havaalanını tarifeli uçak seferlerine açacağız. Havaalanı şu an hudut kapısı haline gertirilmiş durumda. Öğer Tur, Mayıs ayında Almanya seferlerini başlatacak. Yurt içinde Atlas Jet ile görüşmelerimiz belli bir noktaya gelmiştir" dedi.
***
Vali Erkmen'in bahsettiği "Bazı kişiler" kim? Diğer bir anlatımla; Çaycuma Havaalanı ile ilgili çalışmaları 'Tİ'ye alan, hafife alan, alaycı yazılarıyla (gündemde kalarak gündem yaratmaya çalışan) küçük düşürücü yazılar yazan Zonguldak'lı gazeteciler kim? Bunların adı yok mu? Her meslekte olduğu gibi, gazetecilik mesleğinde de "Küçük hesaplar peşinde olan, görevi kötüye kullanan, kamuoyu yaratarak kamuoyunu YANLIŞ YÖNLENDİRENLER'e yasal ikaz, cezai yaptırım yok mu? Var ise bu yaptırımlar neden, niçin uygulamaya konulmaz? Bu arkadaşların üyesi oldukları mesleki örgütler, gerekeni neden, niçin yapmazlar?..
Bu ilin valisi eğer "...bölge insanının faydasına olacak, ileriye dönük büyük bir projenin 'böyle küçük hesaplarla' BAZI KİŞİLERCE hafife alındığını görmek, insanı üzüyor" diyebilme noktasına gelebiliyorsa(!); "Zonguldak basın camiası" bu cümlenin tamamının anlamını, yorumunu, değerlendirmesini "savsaklamadan yapması" gerekiyor. Böylesine ustaca dizili, kibar ve diplomatik bir cümlenin içeriğini anlayamayacak insan, sanırım yoktur. Anlayan anladı! Bilirsiniz "Lafın tamamı, herkese söylenmez" ! Umarım "Posta", adresine "İadeli-Tahaahhütlü" ulaştı.
***
2007 yılının değerlendirilmesi toplantısında, biz gazeteciler için akılda kalması ve altının kalın çizgilerle çizilmesi gereken 3. bir konu daha var. Vali Yavuz Erkmen'in toplantının sonlarına doğru yapmış olduğu süpriz fotoğraf; üzerinde düşünülmesi, yorumlanması, anlamlar çıkarılması gereken bir fotoğraf.
Devrek'teki bir okulun açılışında kürsüde konuşan TBMM Başkanı Köksal TOPTAN'ı görüntülemeye çalışan gazetecilerin, "fotoğraf kareleri dışındandaki görünümüne" farklı bir açıdan bakış, yani "perdenin arkasını" görüntüleyen bir fotoğraf.
Haber peşinteki gazetecileri, "dışarıdan gören gözlerin" kayıtlara geçtiği fotoğrafı gösterirken Vali Erkmen yine o beyefendi tavrı ile (ince elenip, sık dokulduğu anlaşılan) diplomatik bir dil ile söylediği cümleler çok önemli. Ne diyor Vali Erkmen:
"Siz hep sorularınız (yorumlarınız) ile bizleri sıkıştırmaya çalışıyorsunuz. Ben de size böyle bir süpriz yaptım. Bu fotoğrafı 'yorumsuz' olarak sizlere veriyorum" Bu cümlenin satır aralarına gizlenmiş anlamını, varın siz yorumlayın!
Sonuç itibariyle;
"Tİ'ye alınanlar, Tİ'ye alındıkları kişileri Tİ'ye almadıkları sürece;
Aralarına seviye farkı-mesafe-karşı duruş koymadıkça;
Tİ'ye almanın, meziyet olduğunu sananları-sınırlarını aşanları-ciddiyetten uzaklaşanları-sabırları taşıranları görmezden gelip, hoşgörünün sınırlarını sürekli olarak genişlettikleri sürece;
Tİ'ye alınanlar tarafından, Tİ'ye alınmaya devam edeceklerdir! Buna şüphe yok"
ÇÖZÜM;
"Tİ"ye alanları, "Fİ"ye almaktır.


Algılama dizgesi üretimi
09/03/2008 - 21:38
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Toplumla devlet arasına giren her yeni örgütlenmelerden beklenen, ‘devlet egemenliğine paralel bir egemenlik kurulması’dır.
Paralel egemenlik demek, ‘o ülkede yeni bir güç oluşturmak, yeni ve etkili bir ortak yaratmak, erki anayasal sorumluluk taşımayanlara devretmek’ anlamını taşır.
Vatandaşlar bu iki başlılık arasında sıkışıp kalırlar. ‘Hukuksal eşitliğin’ yerini, paraleldeki örgütün sunacağı ‘ayrılıklar’ alır. “Yeni egemenlik merkezinin güdümüne girenler, devletin egemenlik alanından ayrılırlar” Bu ayrılık, ilk bakışta “özgürlük” gibi algılansa da, ülkedeki yurttaşların arasındaki geleneksel ve yasal ilişkileri parçalar. Giderek bir tür cemaat, dernek, vakıf derebeylikleri oluşur (…)
Uluslararası alanda egemenlik, hem devletlerarası hukuk ve hem de Birleşmiş Milletler gibi uluslararası uzlaşıya dayalı kurumların hukukuna yaslanır. Bunun dışındaki her girişim, devletleri yıkmaya ya da “uzaktan sömürmeye” yöneliktir. Bu kural, kâğıt üstünde bu güne dek hep böyle yürümüştür (…)
Yabancı bir devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurmasının, eski örgütleri, sendikaları, odaları (STK’ları) yönlendirmesinin, onlardan raporlar almasının, bu raporlara göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir. O da, ‘ülkede var olan devlete paralel, merkezi dışarıda olan bir yönetim oluşturmak’ tır. Bunun tek sonucu da, “operasyon nesnesi olan devletin egemenliğinin ‘örtülü olarak’ yok edilmesi” dir.
Paralel yönetimin oluşturulma süreci, “uygulamada” ülkeden ülkeye küçük değişiklikler gösterse de, ana program değişmiyor. İçine sızılan devletin bazı bürokratlarının da yardımlarıyla, yaygın bir “medyatik” ve “entelektüel” yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların “manufacturing puplic perception” dedikleri “kamu-oyunun algılama dizgesini üretme” sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor. “Algılama dizgesi üretimi” sonucunda, “o ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, eyleme geçiyorlar” (Kaynakça: Sivil örümceğin ağında Syf. 39–40 M. Yıldırım )
***
Yukarıdaki bu alıntıyı, neden sizlerle paylaşmak istedim dersiniz? Dünyanın en güçlü birkaç ordusundan biri olan TSK, Türk Ulusunun en çok güvendiği kurumdur. Yeryüzünde bu kadar çok güvene sahip olan bir başka ülkenin ordusu da, benzeri de yoktur.
TSK’nın her türlü olumsuz hava şartlarına rağmen, terörle mücadelede sıcak takip sonucunda Irak’a yapmış olduğu sınır ötesi operasyonda elde etmiş olduğu küresel başarının küçümsenmesi-göz ardı edilmesine yönelik olarak, ABD tarafından uygulanan yaygın bir “medyatik propaganda” sonucunda, bazıları “büyük bir entelektüel yanılgı” içine düşmüşlerdir! ABD, sahip olduğu üstün teknoloji sayesinde, tüm dünyada zihinlere kazımak istedikleri “ben istedim, baskı kurdum, TSK çekildi” düşüncesinin benimsetilmiş olmasından, büyük üzüntü duyuyorum! Nasıl üzüntü duymam? Bırakın dış dünyayı, benim ülkemin yönetimine talip olan bazı politikacılar dahi, ABD tarafından uygulanan yaygın bir “medyatik propaganda”nın ürünü olan, “algılama dizgesi üretiminin” tuzağına düşmüşler! Zihinleri karışmış! Büyük bir yanılgı ve bilgi kirliliği içindeler. Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmuşlar! Nasıl üzülmem? Kendi Genelkurmay başkanının açıklamalarına dahi inanmayıp, Türk Ordusunun çekilmesini gören aşiret reislerinin demeçlerine, Irak’ı işgal etmiş ABD silahlı kuvvetlerinin kendi ülke çıkarlarına uygun stratejik kazanımlar elde etmek isteyen sözcülerine ve uydudan geri çekilmeyi izleyen ABD siyasilerinin “medyatik ve stratejik propagandalarına” inanır, olmuşlar! Nasıl üzülmem? “Medyatik propaganda”nın tüm yerleşik “tabuları yıktığı” günümüzde, bu nasıl bir “siyasi körlük”tür(?), anlamakta zorluk çekiyorum! Yoksa TSK’nın geri çekilmesini gören ABD’nin üstün teknolojinin tüm unsurlarını kullanarak servise sunduğu “kamu-oyunun algılama dizgesini üretme” projesinin ağına mı düştüler? Neden, Türk Genelkurmay Başkanı “(Geri çekilme emri aldığımı) ‘İspatlasınlar, üniformamı çıkarırım’ ” deme noktasına geldi? Diğer bir anlatımla “psikolojik savaşın” tüm unsurlarını unutup, “sivil örümceğin ağına” mı takıldılar? Beni esas kaygılandıran, üzen de budur. Çünkü topluma yön veren, toplumda geniş taraftarı, sempatizanı, üyesi bulunan ve ülkeyi yönetmeye alternatif olan siyasi parti liderlerinin, böylesine bir “siyasi körlük” içinde olup “siyasetin bataklığına gömülme” lüksleri yoktur. (Lütfen, bu cümleye dikkat) Siyasi Liderlerimizin tamamı; Toprağı Vatan, İnsanı Ulus yapan değerlerin tamamına ya da bir bölümüne yönelik olarak “algılama dizgemizin bozulmasına” olanak vermemek, “zehirli düşüncelerin” zihinlerimizi ele geçirip-yaygınlaşmasını önlemek için “psikolojik savaşın” tüm açık ve/veya örtük taciz ve saldırılarına karşı, daima hazırlıklı olmak durumundadırlar. Bunun başka bir yolu yok.
“Her politik hata, kendi ayağımıza sıktığımız kurşundur”


Şifre çözüldü
23/03/2008 - 19:51
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Avrupa Birliği Fonlarından finanse edilen, Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu tarafından yürütülen ve TGF (Türkiye Gazeteciler Federasyonu) tarafından uygulanan “AB'yi Türkiye'ye Getirme-Bir Avrupa Gazeteciliği Ağı” başlıklı Seminerin 1. Bölümü; TGF'na ait Ankara/Gölbaşı "Bizim Çatı" tesislerinde 21–22–23 Ocak 2008 tarihlerinde yapıldı. Seminerin 2. Bölümü’ “İlgi alanlarına bağlı olarak AB politika yapımcıları, gazeteciler ve analistler ile Ankara-Bükreş-Bürüksel'de 5 yarım günlük ve her biri 120 dk. Süren, görüntülü toplantıdan oluşan 5 ‘video konferans oturumu’” şeklinde planlandı. Video Konferans Oturumlarının Türkiye ayağının tümü, Ankara/ Kavaklıdere’deki Karum İşmerkezi’nde yapılıyor. İkinci bölümünün 1. oturumu 29 Şubat’ta yapılmış olup, İkinci bölümünün 2. oturumu, 21 Mart 2008 Cuma günü yapıldı. “Avrupa Vatandaşlığı Ve Ulusal Vatandaşlık Kavramı” konu başlığı altında “Ulusal Vatandaşlıktan, Avrupa Vatandaşlığına geçiş sürecinde yaşananlar/ yaşanacaklar” konuları, derinlemesine işlendi. İçlerinde benim de bulunduğum “Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti”ne üye 6 gazeteci’nin katılım gösterdiği Video Konferansa “Romanya’dan 1. Konuşmacı olarak Ioana Avadanı” katıldı. Bayan Avadanı, Romanya’daki “Bağımsız Gazeteciler Merkezi” nin direktörü. Kendisi, birçok AB Projesine aktif olarak katılmış ve Romanya’da ‘Avrupa Kimliği’ konularındaki önemli uzmanlardan biri. “2. Konuşmacı Alexandru Lazescu” 29 Şubat’ta yapılan 1. Video Konferans’ın da konuşmacılarındandı. 29 Şubat’taki 1. Video Konferans’ın konusu “AB’de Sivil Toplum Diyalogu” adlı konu başlığı altında “Sivil toplum bilincinin gelişmesinde medyanın rolü”ydü. Her iki konferansın da konuşmacısı olan ve gazetecilik yapan Alexandru Lazescu, Romanya’nın önde gelen sivil toplum liderlerinden biri. *** 1. Konuşmacı Avadan bilgilendirmesinde (brifinginde), AB’nin üye ülke vatandaşlarına sunduğu, hak ve özgürlüklerden övgüyle söz etti. Bir insanın, insanca yaşamının devamı ve sürdürebilirliği için gereksinimi olan iş-aş-barınma-sağlık-eğitim-insan hakları-(AB içindeki) seyahat özgürlüğü… gibi konulara değindi. Genellikle AB vatandaşlığıyla ilgili “olumlu anılarından” ve AB vatandaşlığından övgüyle söz etmesine rağmen, konuşmasının sonlarına doğru “Hiçbir şekilde gerekmediği halde, bazı üye ülke havaalanlarından VİZE istendi! Arkadaşlarla birlikte kendimizi, ‘İkinci sınıf vatandaş’ gibi hissettik!” demekten de kaçın(a)madı. 2. Konuşmacı Lazescu AB’nin ekonomik bir topluluk (AET) olarak başladığı sürecin devam etmekte olduğunu, örneklerle anlattı. “AB ekonomik bir piyasadır. AB politikalarında ‘daha geniş pazarlara erişim amaç’tır… AB ortak değerler bütünüdür… Romanya’yı yöneten siyasi iktidarlar bazen ‘Kamu baskısıyla, Bürüksel baskısı’ arasında kalmaktadırlar!.. AB’nin ortak kültürel hayat tarzı var… Hayatımız eskiye oranla kolaylaştı. Yaşamın her alanında ‘Sisteme erişim standartları’ var… Bizim gibi ülkelerde ‘ani konfor’ yaşandı… Romanya vatandaşı olarak, herkesin eşit olması konusunda şüphelerim var! Çünkü AB içinde ‘kültürel farklılıklarımız’ var… AB’den ‘ekonomik olarak’ en çok faydalanan Yunanistan ve Portekiz oldu. Ama onlar da bu olanağı iyi kullanamadılar…” dedi. Soru- Cevap bölümünde, (ilginçtir) ilk soruyu sormak ve son soruyu sormak bana nasip oldu. İlk sorumda: “Avadan, AB’den genel olarak övgüyle söz etti. Lazescu ise tam zıttı bir bilgilendirme sundu. Her iki konuşmacının da ayrı-ayrı yanıtlaması için soruyorum: - Kendinizi önce Romanya vatandaşı, sonra AB vatandaşı olarak mı (?); yoksa önce AB vatandaşı, sonra Romanya vatandaşı olarak mı, hissediyorsunuz?”. Her iki konuşmacı da, “ilk olarak Romanya vatandaşıyım” diyerek, beni şaşırtmadılar. Daha sonra sorulan sorulara bağlı olarak verdikleri yanıtlarda özetle: “Proje yaparak AB fonlarının kullanılması gerektiğini, her sunulan projeni kabul edileceği gibi bir yanılgıya düşülmemesini; bu konuda kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi için biz gazetecilere önemli görev ve sorumluluk düştüğünün altını çizdi. Romanya örneğini verdi. Romanya’nın sunduğu 36 bin projeden, sadece ve sadece 24’ü kabul edilmiş! Bu nedenle AB’ye kızıp, proje yapmaktan vazgeçilmemesini önerdi. AB’nin ana gücünün ‘komisyonlar olduğunu… Katılım sürecinin, verilen her söze rağmen ‘ekonomik ve politik karar’ olduğunu… söylediler. Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Sekreter Yrd. Süleyman Ukav “ NATO’ya verilen taahhütler yerine getirilmeden ve adadaki sorunlar çözülmeden, Güney Kıbrıs Rum Devleti, AB kriterlerine uymamasına rağmen üye yapıldı! Gerisini siz tamamlayın?” sorusuna Lazescu, açık-net, samimi ve gerçekçi bir yanıt verdi. “Güney Kıbrıs’ın AB üyesi olması, kesinlikle politik bir baskıdır. Bu baskıyı Yunanistan yaptı. Tamamen Yunanistan’ın baskısıdır” diyerek, bizleri yine şaşırtmadı. Video Konferansın sonlarına doğru sorulan bir soruyu yanıtlayan Lazescu, “Serbest dolaşımı… Katılım sürecinin ‘ekonomik ve politik’ olmasının yanı sıra nüfusun da önemli bir etken olduğunu, AB Parlamentosunda ‘nüfusla orantılı olarak’ temsil edildiklerini; 22 bin nüfuslu Romanya’nın üyeliği için, nüfuslarının yüksek oluşundan dolayı çok zorlandıklarını” söylüyordu. Ki, saat olarak süre zaten bitmişti. Sürenin bitiminden dolayı, sözünü kesme pahasına devreye girerek “Biz 50 yıldır AB’ye girmek için boşuna mı uğraşıyoruz? Desenize, 70 milyonluk Türkiye’yi nüfusundan dolayı üye yapmayacaklar mı?” soruma, Lazescu’dan gelen cevap yine kısa, açık-net ve samimiydi. Dedi ki, “70 milyon değil de, 10–12 milyon olsaydınız, üye olurdunuz!” Samimi-dürüst-kıvırtmayan-bin bir dereden su getirmeyen-açık sözlü meslektaşım Lazescu, T.C. vatandaşı olarak; kalbimdeki tüm sevgi ve saygımla, sana bu köşemden sesleniyorum. “İkiyüzlü” davranmadığın ve doğruları, sadece doğruları söyleyerek bizleri kandırmaya yönelik olarak “ikna etmeye” çalışmadığın için teşekkür ediyor, bir kucak dolusu selamlarımı gönderiyorum. Sayın meslektaşım, “Lütfen” kabul buyurunuz. Evet… Gözü-Kulağı-Aklı (Muhakeme yeteneği) kapalı ve “körü körüne” AB’den çok AB’ci davrananlara önemle duyurulur. AB VATANDAŞI LAZESCU, “Şifreyi” çözdü. Biz Türklere dedi ki “Eyyy Türk halkı, AB’ye katılım için, 70 milyon değil de, eğer 10–12 milyon olsaydınız, şimdiye kadar (50 yıldır) çoktaaan üye olurdunuz!”. Daha ne desin ki? “Lafın tamamı kime söylenir?” Efendim, duyamadım! Pardon… “Deliye” mi (?), dediniz!

TTOB-1
30/03/2008 - 19:13
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ


“Teknikerlik” nedir(?) sorusunu araştırdığımızda; Ülkemizin sanayileşerek bilgi çağını yakalama sürecinde “mesleki teknik eğitimin önemi ve yetişmiş ara eleman sıkıntısının” her geçen gün çağımızın ihtiyaçlarına paralel olarak artmakta olduğuna tanık olmaktayız. Nasıl ki “Mühendis” demek, Lise öğrenimi üzerine 4-5 yıllık fakültelerde mesleki teknik eğitim-öğretim almış “teknik eleman” demekse; “Tekniker ve yüksek tekniker” demek de, lise eğitimlerinden sonra 2–3 yıllık yüksek okullarda mesleki teknik eğitim, öğretim alarak iş yaşamına hazırlanmış “teknik eleman” demektir. Hukuken tanımı ise , 12.05.1992 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 3795 Sayılı Kanuna göre Meslek Yüksek Okulları (MYO)’nın Teknik Programlarından mezun olanlara verilen, mesleki bir unvandır.
Ülkemizin bilgi ve teknoloji çağını yakalaması için belirli ölçeklerde tasarım ve proje yapan, uygulamasında sorumluluk alan teknik meslek mensubu olan ve Teknik branşlardan mezun olan tekniker sayısının yaklaşık 1.100.000 olduğu tahmin edilmektedir. Ülkemizde mevcut 550 meslek yüksek okulu (MYO)’nda iktisadi ve idari, sosyal programlarda dâhil olmak üzere 180 branşta 200.000 öğrenci MYO’larında öğrenim görmektedir.
Tekniker unvanına sahip meslek gurubu haricinde diğer meslek gurupları teknolojik gelişmeleri ve kanunları takip edebilme, mesleki standartları koruyabilme… gibi ihtiyaçlarını karşılayabilme maksadıyla mesleki odalarını kurmuş olup, mesleki icraatlarını kanuni güvenceye almışlardır.
Meslek odaları ve birlikleri, meslek mensuplarının verimli ve kaliteli çalışmasına imkân sağlamaktadırlar. AB’ye girmek için uyum yasalarının yaşama geçtiği günümüzde, Teknikerlerin mesleklerini AB’deki meslektaşlarının sahip olduğu hak ve güvencelere sahip olarak mesleklerini icra etmelerinden daha doğal ne olabilir? Mesleklerini icra etmeleri için, ülke ihtiyaçları karşılayacak şekilde kadroların tahsis edilmeyişi çok büyük bir eksiklik ve kayıptır. Bu eksikliğin giderilebilmesi için yasalardan güç alabilmesi için, mesleki disiplin ve mesleki ahlak bütünselliğinde ve bu sorumluluk bilinci içinde, toplumun gereksinmelerini karşılayabilmesi için, yükünü hafifletebilmesi için TÜRK TEKNİKER ODALARI BİRLİĞİ’nin kurulması, ihtiyacın da ötesinde olmazsa olmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu zorunluluk, her şeyden önce ulu önder Atatürk’ün hedef gösterdiği, “muasır medeniyetin ötesine geçme fikri” ile ve AB kriterleriyle de örtüşmektedir.
***
Kamuda Görev-Yetki-Sorumluluk ve Özlük hakları, Serbest piyasada imza yetkisi ve Teknik Uygulama Sorumluluğu, Özel Sektörde ise belirsizlik ortamı; Teknikerleri, almış oldukları akademik eğitimle doğru orantılı olarak görev yapamamanın ezikliği ve acısını yaşamaktadır. En büyük neden, Teknikerlerin Meslek Odalarının olmayışıdır
Türkiye’de bulunan Tekniker’ler arasında mesleki dayanışma sağlamak, arkadaşlık bağlarını kuvvetlendirmek, sosyal yardımlaşmayı sağlamak ve Üyelerin haklarını hukuki yönden aramak, geliştirmek, savunmak ve Kanunların kendisine verdiği bütün yetkileri kullanabilmek amaçları çerçevesinde 1999 yılında “TEKNİKERLER BİRLİĞİ” kurulmuştur.
Ben de “Maden Teknikeri” olarak, Teknikerlerin sorunlarını ve çözüm önerilerini parti programlarında, seçim bildirgelerinde görmek istiyorum.

Teknikerlerin sorunlarını ve çözüm önerileri:
1 - Kimlik (Unvan ) sorunu: 3795 sayılı Kanunun Madde - 3’de Tekniker Unvanı yasal olarak belirlenip, bu unvanların mezun olunan dalın adı ile birlikte kullanılması hükmedilmesine rağmen birçok Resmi kuruluş tarafından unvanımız verilmemekte, farklı mesleki unvanlarda çalıştırılmaktayız. (Resmi ve Özel Sektörde 3795 Sayılı Kanun gereği Tekniker unvanı mutlaka uygulanmalıdır)
2 - Görev – Yetki – Sorumluluk sorunu: 3795 sayılı Kanunun Madde 6 paragraf 2’de “Teknisyen, Tekniker, Yüksek Tekniker ve Teknik Öğretmenlerin her meslek alanındaki yetki ve sorumluluklarına ait esas ve usuller; Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve Yüksek Öğretim Kurulunun da görüşleri alınarak Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanacak bir yönetmelikle düzenlenir” denilmektedir. (EK 1)
1992 yılından bu güne değin geçen 15 yıl gibi çok uzun bir zaman zarfında, Milli Eğitim Bakanlığının Görev – Yetki ve Sorumluluklarımızı belirlememesi yüzünden, Sizlerde takdir edersiniz ki Meslektaşlarımız, Serbest çalışırken ekmek kapılarına kilit vurmak durumunda kalmışlardır, Özel Sektörde gelişi güzel çalıştırılmışlardır, Kamu Kurum ve Kuruluşlarında ise yer yer ilkokul, ortaokul mezunları ile aynı statüde değerlendirilmişler, yer yer ise özlük ve sosyal haklarında gelişme sağlayamamışlardır. 3795 Sayılı Kanuna göre Görev-Yetki-Sorumluluk Yönetmeliği en kısa sürede Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanmalıdır.

TTOB-2
31/03/2008 - 23:07
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
3 - Mesleki Odamızın kurulamamış olması: T. C. Anayasası 135. madde gereği mesleklerin kendilerine ait mesleki odalarını kurmalarına imkân tanımasına ve hemen hemen her mesleki unvanın odalarının kurulmuş olmasına rağmen, ‘‘TÜRK TEKNİKER ODALARI VE BİRLİĞİ’’ kanun tasarısının T.B.M.M.’de yasalaş(a)mamış olması. Türk Mimar Mühendis Odaları Birliği gibi, Odamızın kuruluşu Bayındırlık Bakanlığından geçmektedir.
1992 yılından beri T.B.M.M’ne Milletvekilleri tarafından teklifi verilen Türk Tekniker Odaları Birliği Kanun teklifi sürekli kadük kalmıştır.
En temel haklarımızdan bir tanesi olan TÜRK TEKNİKER ODALARI VE BİRLİĞİ Kanun tasarısı Hükümet Tasarısı olarak benimsenip kanunlaştırılmalıdır. TÜRK TEKNİKER ODALARI VE BİRLİĞİ’ nin kurulması ile birlikte, Yüzlerce farklı ihtisas alanında yetiştirilen yüz binlerce Teknikerin Mesleki standartlarının tespiti, yürütülmesi, geliştirilmesi ve denetimi sağlanmış olacaktır. Ayrıca Doğal Afet ve Felaketlerde yaşanılan olumsuzlukların önüne geçilmesinde de önemli bir oranda katkı sağlanacaktır. Biz Teknikerlere yönelik Esnaf Odası değil, ‘‘TÜRK TEKNİKER ODALARI VE BİRLİĞİ’’ Meslek Odası istiyoruz.
4 - Lisans tamamlama sorunu ve Meslek Yüksek Okullarının hali: Meslek Liselerinden Meslek Yüksek Okullarına sınavsız geçiş 4702 Sayılı Kanun ile yasalaştırılırken, Ön Lisans diplomasına sahip Teknikerlere Lisans tamamlayabilmeleri için Dikey Geçiş Sınavı uygulanması Anayasamızın 10. Maddesinde hükmedilen eşitlik ilkesine tezat teşkil etmektedir. Yüksek Öğretim Kurulunun 15.10.1999 tarih ve 23847 Sayılı Resmi Gazete de yayımlanarak yürürlüğe giren Dikey Geçiş Sınavı (DGS) Yönetmeliği tam bir kargaşaya neden olmaktadır. Şöyle ki; Bu yönetmeliğin çıktığı tarihlerde Meslek Yüksek Okullarından en fazla beş yıl önce mezun olmak ve en fazla üç kez sınava girebilmek şartının eşitliğe aykırı olduğu YÖK’e bildirilmiş sonuç alınamayınca 1999 yılında Cumhurbaşkanlığına yapmış olduğumuz Resmi başvuru sonucunda aykırılık teşkil eden şartlar ortadan kaldırılmış idi. Daha sonradan YÖK Tekrar “Meslek Yüksek Okullarından en fazla beş yıl önce mezun olmak ve en fazla üç kez sınava girebilmek şartını” getirmiştir. Bu durum Teknikerler arasında eşitliği ortadan kaldırmaktadır.
M. Y. O. mezunu Teknikerlere Lisans tamamlayabilmeleri için Fakültelerin kapısı sınavsız geçiş için açılmalıdır. Eğer fakültelerin kapısı sınavsız geçişe açılmayacak ise Meslek Yüksek Okulları Tekniker Fakültelerine dönüştürülmelidir.
Sayıları çok hızlı artan, ancak niteliği düşen Meslek Yüksek Okulları; öğretim personeli, ders araç-gereçleri ve bina sorunu yaşamasına rağmen bu seferde sınavsız geçişler ile birlikte eğitim kalitesinde büyük düşüşler yaşamaktadır. Meslek Yüksek Okulları reorganize edilerek, Her ilde belirli bir branşa özgü birer adet 4 yıl süreli öğrenim veren Tekniker Fakülteleri’ ne dönüştürülmelidir. Diğer okullarda ilköğretim veya ortaöğretim kurumları olarak değerlendirilebilir.
5 - Kamu İhale Kanunu: 2886 Sayılı Devlet İhale Kanununda Teknikerlere de İş bitirme belgesi yerine geçen müteahhitlik karnesi verilmekteydi. Kamu Kurumlarının kontrol teşkilatında çalışan Teknikerler iş denetleme belgesi alabiliyordu. 4734 sayılı Kamu ihale Kanunun da ise, yeni mezun Teknikerlerin ve İş bitirme belgesi olmayan Teknikerlerin ihalelere girmeleri yasaklanmıştır,4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu ilgili maddeleri ile Teknikerleri dışlayarak, onları teknik eleman olarak saymayarak mağdur etmiştir.
Kamu İhale Kanunundaki taleplerimiz;
1-) 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 62. maddesinin h bendinin (Yapım İşlerinde Denetim veya Yönetim görevlerinde bulunmayan Mühendis, Mimar ve Teknikerlerin yapım ihalelerine girmeleri için mezuniyetinden sonra geçen her yıl için (01.02.2003 / 31.01.2004 tarihleri arasında geçerli olan) 76.383.YTl. Olarak hesaplanmak üzere dikkate alınır ve bu Kanunun 10. Maddesi kapsamındaki Mesleki ve Teknik Yeterlilik şartı ilgilinin işe başladığı yıl için aranmaz) şeklinde değiştirilmesi,
2 -) 4734 Sayılı Kamu İhale Kanununun 10. Maddesi b- bendi 2.fıkrasına (Değişik: 4964/7 Madde)’sinin de (....... son 15 yıl içinde Kamu veya özel sektörde o işe ait sözleşme bedelinin en az % 70 i oranında gerçekleştirdiği veya %50 si oranında denetlediği veyahut yönettiği idarece kusursuz kabul edilen benzeri işlerle ilgili deneyimini gösteren belgeler; yapım ve yapımla ilgili hizmet işlerinde denetleme veya yönetme görevi nedeniyle alınanlarda gerçek kişinin mühendis, mimar, Tekniker olma şartı aranır.) şeklinde değiştirilmesi,
3-) 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu Yapı İşleri Uygulama Yönetmeliğinin 51 Madde d bendinde, 52 Madde c bendindeki, 54. Madde c bendindeki ve 55 Madde c bendindeki Mühendis veya mimar unvanlarının yanına Tekniker unvanının da eklenerek, mağduriyetimizin giderilerek iş bitirme ve iş denetleme belgesinin verilmesidir.



Kendimizi kandırmayalım
27/07/2008 - 23:51
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Basına uygulanan “Sansürün” kaldırılışının 100. yıldönümünü 24 Temmuz 2008’de “güya” kutladık. Dikkatinizi çekerim “güya” diyorum! Hangi sansürden bahsediyoruz (?), önce bunu tespit etmemiz gerekir. Sansürün birçok boyutu var. Baskı, sindirme, öteleme, yokMUŞ gibi davranma, kayırma-kollama, ekonomik olarak destekleme vs. yöntemi ve uygulaması olduğunu bilmeyenimiz var mı?
Devletin temsilcilerinin ve makam sahiplerinin, onun taşra teşkilat ve birimleri ile kurum ve kuruluşlarının uyguladığı sansür ve “yandaş gazeteci” yaratmak, konuları bir yana;
1-) Basının “objektif habercilik, kamu yararı ve özdenetim için kendi kendine uyguladığı sansür” farklı;
2-) Yine basın camiasının kendi meslektaşlarına karşı “küçük hesaplar, küçük menfaat ve çıkarlar uğruna uyguladığı SANSÜR” birbirinden farklıdır.
Bu farkındalıkları bilmeyen, görmeyen, görmek istemeyen; diğer bir anlatımla görev, sorumluluk, konumu ve meslekte geçen hizmet süresi her ne olursa olsun, eğer ki “kamu adına” haber yaparken “yanlı, taraflı, objektif haber ve yorum” yapmıyor ve/veya yapamıyorsa, siz bu gazeteciye “gazeteci” diyebilir misiniz?
Herkes kendi algı düzeneği içinde değerlendirir. Ben demem, diyemem. Diyenlere de, bir şey diyemem. Çünkü mesleki ilke, ahlak ve iç denetimi, bu tür haber ve yorumculuğu dışlar. Kamunun eksik ve yanlış bilgilendirilmesi, “küçük çıkarlar uğruna” kamuoyunun yanlı ve taraflı yönlendirilmesi; hem mesleki açıdan hem de kamu açısından son derece “seviyesiz, ilkesiz ve aşağılanma dürtüsüne dayalı, kabul görmeye dayalı” bir içsel davranışın “dışa vurumudur” diye değerlendiririm. Dedim ya, herkes kendi “algı düzeneği” içinde olayları değerlendirir ve yorumlar. Benim duruşum, bu yöndedir.
Çünkü bizler, yani Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti (ZGC) olarak; Türkiye’mizin her metrekaresinde örgütlenmiş bir “mesleki şemsiye yapılanmasına sahip” Türkiye Gazeteciler Federasyonu’na (TGF) bağlı mesleki bir örgütsel yapıya sahibiz. Yerimizi, konumumuzu ve seviyemizi, ne olup ne olmadığımızı çok iyi biliyor ve bu duruşumuzdan ödün vermeksizin, mesleki ilkeler çerçevesinde davranıyoruz. Şak-şaklara, sırt sıvazlamalarına “sensin, ağamsın, paşamsın” diyenlere ihtiyacımız yok. Çünkü bunlara karnımız tok! Kamu adına görev ve sorumluluğumuz neyi gerektiriyorsa, kabul edilsin edilmesin, o yönde davranmaya devam ettik, ediyoruz ve böyle davranmaya da her konumdaki meslektaşımızı “davet” ediyoruz. Bizler ne olduğumuzu çok iyi biliyoruz. Çünkü bizler “’bukalemun yöneticilerin’ bukalemun gazeteci” olmak istemiyoruz. Çünkü bizler “sınırlarımız içinde” hareket ediyor ve ne olup, ne olmadığımızı bildiğimiz için, kendi sınırlarımıza saldırılmadıkça “başkalarının sınırlarına, saygılı davranmaya” özen gösteriyoruz.
***
Böylesine bir “savunmaya” neden gereksinim duyduğuma gelince, 24 Temmuz 2008 Basın Bayramında başıma gelen 2 farklı olayı, sizlerle paylaşmam gerekir ki, objektif ve sağlıklı bir değerlendirme yapabilesiniz;
1-) ZGC olarak, üyemiz olsun-olmasın Ereğli, Alaplı ve Merkez ilçelerimizden gelen gazeteci meslektaşlarımızla “teras katında yemekte olduğumuz öyle yemeği”nin tam ortasında, Zonguldak Belediyesinden gelen 3 görevliyi görünce; “başkan Gonca’nın, Basın Bayramı Tebrikini” getirdiklerini sandım!
Meğer işin aslı başkaymış! ZGC’ nin Yeni Sosyal Tesislerinin mimarisinden kaynaklanan bir sorun nedeniyle “mühürlemeye/yıkıma” gelmişler! Hem de Basın Bayramı günü ve özellikle yemek vaktinde! Haydaaa! Bravo sana, başkan Gonca! Gün ve zamanlaman bir harikaaa! Söyleyecek söz bulamıyorum sana! “Kurulmuş saatler” başladı çalmaya; dönüp de bir baksana arkana! AKP’ye aday adaylığı başvurunda ve sonrasında, ben ve arkadaşlarımdan başka kim vardı senin yanında? Kim vardı basında seni yazan, seni anlatan? “Verdiğin sözü tutmayınca ve birilerinin kalkanı, birilerinin ‘destekleyicisi’ olunca” ilişkilerimizi ben çoktaaan kaldırdım rafa! Bütün bunlar, sana hiç yakışmadı, ama ben ve ZGC bu “tarihi kaydı yazdık” bir kenara! Bu yoldan sakın ola, ayrılma. Başarılar (!) sana…
2-) Ziyaretimize gelen, basın bayramımızı kutlayan ve o gün akşamı Ereğli Gazeteciler Derneğinin vereceği yemeğe bizleri “davet eden” Başkan Şenol Azman’ın davetine ZGC Başkanı Derya Akbıyık ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak katıldık. Yemek çok geniş bir katılımla ve tüm gazetecilerin iştirak ettiği güzel bir yemekti. Basın dayanışması, doruk noktalardaydı. Ancaaak… Gecenin ilerleyen saatlerinde “vıcıklanmaya” başladı!
Ertesi gün, gazetelerdeki bu yemek haberlerini okuyunca şaşırdım, kaldım! Protokol masasında oturan, konuşma yapan ve hediye veren biz ZGC’den hiç söz edilmiyor! Güvenilir kaynağıma göre bu haberi, bizden hoşlanmayan, ulusal bir haber ajansının bölge temsilcisi yapmış ve bu haber gazetelerde yayımlanmış! “Ereğli’deki yemek haberini yapan ajans sorumlusunu” Objektif ve tarafsız haberinden dolayı (!), avuçlarım patlayıncaya kadar, alkışlıyorum ve başarılarının devamını diliyorum.
İşte yanlı, taraflı, küçük çıkarları gözeten, küçük düşünen, var olanı yokMUŞ gibi gösteren, haber çarpıtan gazetecilik örneğinin mükemmeli, huzurlarınızda! Nasıl haber ama? “Basının basına uyguladığı ahlaksız, seviyesiz ve art niyetli eksik ve yanlış haberlere” çok güzel bir örnek, değil mi? Buyurun, buradan yakın! Hani “sansür” kaldırılmıştı?
***
Basın bayramımızı kutlamak için ZGC’ni ziyaret eden, bu anlamlı günümüzü kutlayan AK Parti Merkez İlçe Başkanı ve Yönetimi ile CHP Zonguldak Mv. Ali Koçal, beraberindeki İl Başkanı ve Yönetimi, İlçe Yönetimi ve CHP Kadın Kolları Yönetimini; yerel basına vermiş oldukları bu desteklerinden dolayı teşekkür ediyor, başarılarının devamını diliyorum.
Sanırım birileri “başlarını kuma gömerken”, kendilerini “dışarıdan gözlemleyenlerin ne gördüklerini”, bil(e)miyorlar! Ne dersiniz? Biliyorlar mı?

AB'NİN YENİ GÖÇ ANTLAŞMASI
23/10/2008 - 18:57
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
AB'NİN YENİ GÖÇ ANTLAŞMASI
AB devlet ve hükümet başkanları, "Avrupa Göç ve İltica Antlaşması"nı kabul etti. Antlaşma, yasal göç, kaçak göç, sınır kontrolleri, iltica politikası ve AB'nin üçüncü ülkelerle ilişkileri düzenliyor.
Bir yandan azalan nüfusu nedeniyle göçmenlere ihtiyaç duyan Avrupa Birliği, öte yandan da kaçak göçmenlere karşı mücadele veriyor.
Kabul edilen Göç Anlaşması, Avrupa Birliği'nin bütün kararlarını destekliyor ancak içeriğine bakınca çok az şeyin yeni olduğu görülüyor. Devlet liderleri ise gelecekte göçmen işçiler, iltica ve sınır dışı gibi konularda daha iyi bir işbirliğine hazır olduklarını beyan ettiler. Malta Dışişleri Bakanı Tonio Borg ise, yeni anlaşmayı şu sözlerle anlattı: "Bu sonuçta bir kağıt, ancak önemli bir belge. Biz bu antlaşmanın uygulanıp uygulanmadığını görmek için sürekli teyakkuz halinde olacağız. Gelecek yıl bazı sonuçlarını görebileceğimizi umut ediyoruz. Bu tabii göç sorunu bir anda çözülecek anlamına gelmiyor. Ayrıca, bu antlaşmanın her derde deva olması da beklenmemeli."
5 hareket planı içeriyor
15 sayfalık "Avrupa Göç ve İltica Antlaşması" beş hareket alanını kapsıyor. Yasal göç, kaçak göç, sınır kontrolleri, iltica politikası ve Avrupa Birliği'nin üçüncü ülkelerle ilişkileri. Bu, birileri için Avrupa'da daha çok iş fırsatı anlamına gelirken, diğerleri için ise daha fazla sınır dışı edilme korkusu ifade ediyor. Avrupa Birliği, kaçak göçmenlerin geri gönderilme sürecinde söz konusu ülkelerle daha yakın işbirliği yapılmasını ve Avrupa Birliği dışındaki sınırlarda kontrollerin daha fazla yoğunlaştırılmasını istiyor.
Geçen yıl 22 bin iltica talebi geldi
Daha önce kaçak göçmenlere verilen ikamet izni ile igili tartışmalar yaşanmıştı. Fransa bu uygulamaya metinde daha sert ifadelerle yer verilmesini istemişti, ancak İspanya'nın isteğiyle bu madde hafifletildi.
Yine de bir oylama gerekli olacak, çünkü ulusal göç kuralları Avrupa Birliği içerisinde pek tutarlı değil. Özellikle Schengen devletlerinde pasaport kontrolü olmaksızın geçiş hakkı tanınıyor. Dahası dünya genelinde yapılan iltica başvurularının üçte ikisi Avrupa Birliği'ne yapılıyor. Bu sayı geçen yıl 22 binin üzerindeydi. Ve Avrupa Birliği içinde her ülke farklı kabul kriterlerine sahip. Örneğin bir ülkede iltica talebi reddedilen biri başka bir ülkede kabul edilebiliyor.
Avrupa Parlamentosu Liberal Grup Üyesi Silvana Koch-Mehrin görüşlerini şöyle dile getiriyor: "Şu ana kadar her ülkenin kendi politikalarını yaptığını görüyoruz. Örneğin gerekli evraklara yasal olarak sahip olmasalar da o insanların o ülkede yaşamasına olanak verecek düzenlemeler yapılması buna bir örnek. Fakat ihtiyacımız olan nitelikli insanlara yön veren, ortak bir göç politikası yok. Bütün bu sorunlara yanıt veren bir düzenleme yapılması gerekirdi ancak ne yazık ki bu yapılamadı."
Yasal bağlayıcılığı yok
Önemli bir nokta da "Avrupa Göç ve İltica Antlaşması"nın yasal olarak bağlayıcılığının olmaması. Ve her devlet gelecekte kendi göç politikalarından sorumlu olacak. Malta Dışişleri Bakanı Borg yine de umutlu olduğunu söylüyor: "Bu anlaşmanın gönüllü olarak kabul edilmesi daha iyi olur. Avrupa Komisyonu aynı zamanda bu mekanizmanın işleyişini denetleyecek. Çok önce Malta pek çok devletin kapısını çalmıştı ve bunu yapmaya devam edecek. Ve şimdi bu konuda Komisyon'un güvenini kazanmış ve desteğini de almış olacağız."

*****


ZONGULDAK'IN ZAMAN TÜNELİNDE BİR YOLCU
26/10/2008 - 22:30
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Karaelmas Gazeteciler Derneği'nin düzenlemiş olduğu etkinlikler çerçevesinde, Demir Medya Genel Koordinatörü ve Karaelmas Gazeteciler Derneği ikinci Baskanı Usta gazeteci Harun Ersoy'un "arşiv" otoğraflarının sergilendiği serginin açılış törenlerine katılanlardanım. Ve o gün kendisini tebrik etmiştim, ancak sergiyi gezme fırsatım dün (26.10.2008 Pazar) gerçekleşebildi.
Sergiyi gezerken, ister istemez "geçmişe doğru 'zaman tünelinde' yolculuk" yaptım. Kimler yoktu ki?
***
"Zaman Tüneli'nde" yolculuk yaparken, "Karmaşık duygular fırtınasına kapıldım" desem, yeridir.
Beni en çok etkileyen iki fotoğraftan biri; Zonguldak'ımızın o üretken ve sosyal dinamiklerinin tavan yaptığı o günlerin, günümüzde olmayışı nedeniyle "hüzünlenmem", geleceğe yönelik olarak da kaygılanmamdı. Nasıl kaygılanmam? Küreselleşme fırtınasının ortalığı kasıp-kavurduğu, ithalat çılgınlığının piyasaları yerle bir ettiği ve kamu iktisadi kuruluşlarının "kambur" diye nitelendirildiği o otuz yıllık süreç sonrasında, gelinen nokta çok önemli. Günümüzde "petrol ve kömürün" grafiksel olarak yükselişini ve tavan yaptığını görenler; acaba bu gün utanmazlar, sıkılmazlar mı? "Küreselci-ithalat çığırtkanları" o günlerde ne diyorlardı (?), bir hatırlayınız lütfen.
"Maden ocaklarını kapatalım... Madenciyi evine yollayalım, maaşını da verelim... Zonguldak'a balık çiflikleri kuralım... TTK'nın üretmiş olduğu kömürün maliyeti fazla, yarı fiyatına ithal edelim. vs.vs."
Uzun lafın kısası "gün döndü, devran döndü" günümüze gelindi.
Kürteselleşmeyi dayatan, öncülüğünü yapan libarel ekonomiler, günümüzde çökmenin eşiğine geldiler! Peki, neden?
Günümüzde onlar, finansal kuruluşları ve bankalarını "devletleştirmekle" meşguller. Bizim gibi ülkeler ise, stratejik kurumlarını yabancı sermayeye ve onların yerli ortaklarına özelleştirmenin faturasının bizlere nasıl yansıyacağını, bu küresel krizin "tusunamisinden" en az ne kadar zararla işi kurtarabileceğimizin telaşı içine düştüler. Siz bakmayın yetkililerin piyasaları rahatlatmak, yabancı sermayenin kaçışını frenlemek için "Bizi etkilemez. Bizim temellerimiz sağlam" söylemlerine... Kafalar biraz değil, bir hayli karışık.
Bizim gibi gelişmekte olan ülkelere "şunu şöyle-bunu böyle yapın" diyenlerin sözlerine aldırmaksızın, "onların söylediklerini değil de, yaptıklarını yapalım" ki, bu krizin etkilerinden en az zaiyatla korunalım.
***
Sergiyi gezerken, beni en çok etkileyen fotoğraflardan ikincisi de; İlimizin yetiştirdiği milli futbolcumuz rahmetli Muzaffer Badaloğlu oldu. Çocukluğumuzdan beri tanıştığımız o güzel insanla, Fener Ortaokul ve Lisesinde beraber okumuştuk. Kendisi Zonguldak Spor altyapısından, ben ise Kapuz Teknik Spor altyapısından yetişmiş ve Fener Lisesinde birlikte oynama fırsatımız olmuştu. Zonguldak Spor ve Türk Milli Takımına, ayrıca Zonguldaklı futbolculara yapmış olduğu o arkadaş-dostluk destekleri inkar edilemez. Toprağın bol olsun, güzel insan.
Hey gidi Zonguldak... Nereden nereye gelindi?
Siyasilere bakıldığında; kimler geldi, kimler geçti?
Bulunduğumuz nokta ne idi, şu anda nerelerdeyiz?
Bu soruların cevapları elbette "tesadüf" değil. Elbette istenilen bir durum hiç değil. Memnun olan var mı?
"Peki.. Nedir, ne önerirsiniz?" derseniz;
"Geçmişini bilmeyen toplumlar, geleceklerini kuramazlar... Borç alan, emir de alır" derim.
***
Zonguldak'ın zaman tünelinde yolculuk yapmak isteyen siz okurların da, Harun Ersoy'un Resim Sergisini ziyaret etmelerini tavsiye ederim.
İyi olan, güzel olan her şey, taktire değerdir. Bu nedenle, "mesleki dayanışma çerçevesinde" farklı meslek örgütünün yöneticisi olarak; sergiyi düzenleyen Karaelmas Gazeteciler Derneği Yöneticilerini ve Usta Gazeteci Harun Ersoy'u tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum.


Şimdi, Zonguldak zamanı
06/04/2009 - 20:25
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

Geçen yıl, Rus petrol şirketi Lukoil'in rafineri kurmak için Enerji Piyasası Düzenleme Kuruluna (EPDK) başvurmasından bir süre sonra Filyos Vadisi’ne yatırımdan vazgeçmesi, Zonguldak’ta hayal kırıklığına ve üzüntüye yol açmıştı. Bilindiği gibi Filyos Vadisi liman, organize sanayi bölgeleri, barajlar ve enerji santralleri gibi devlet tarafından önerilenlerin yanı sıra çok sayıda yatırımcının geliştirdiği projelerle sürekli müteşebbislerin gündemini oluşturmakta olan büyük bir proje.
Lukoil'in Samsun’a gitmesinden kısa bir süre sonra benzer şekilde oynanan “Danışıklı dövüş” sonrasında bu kez de sıra “Filyos Liman Projesi” ne mi geliyor? Bu soruyu sormamın nedeni, Son günlerde “Filyos Liman Projesi “ üzerine oynanan “kapalı kapılar ardındaki benzer oyunların” perde arkasında oynanıyor olmasıdır!
29 Mart yerel seçim sürecindeki gelişmeler bir hayli ilginç ve bir o kadar da Zonguldak adsına endişe vericidir! Şöyle ki; Enerji bakanlığının daveti üzerine TTK’ nın yetkili bürokratlarından oluşan 3 kişilik bir heyet, 24.03.2009 Salı günü Ankara’da geniş katılımlı bir toplantıya katıldı. Enerji bakanlığı tarafından gerçekleştirilen bu toplantının amacı “Filyos Liman Projesi” hakkında hazırlanan “fizibilite raporlarının” görüşülmesi, tespiti ve uygulanması yönünde takvimlendirilmesi konuları üzerindeydi.
Edindiğimiz bilgilere göre, kamuoyuna yansımayan, yerel seçimlerin gölgesinde kalan enerji bakanlığındaki bu toplantıya konu olan “Filyos Liman Projesinin fizibilite raporları” görüşüldü. “Filyos Liman Projesinin fizibilite raporları” AB hibe programı ve desteği ile gerçekleştirildiği biliniyor. Edinilen kesin bilgilere göre; Haziran-Temmuz aylarında “Filyos Dereceören köprüsü” nden başlamak üzere, deniz sahiline kadar 300 metre genişliğinde, 3,5 km boyunda ve 6 metre yüksekliğindeki betonarme yapımı (taşkını önleme) projesinin ihalesi yapılacak. Söz konusu toplantıda, bu ihalenin 2 yıl içinde bitirileceği kararı alınmış ve bu süreçler içinde gerek görülürse, TTK’nın uzmanlarından oluşan bu heyet, tekrar Ankara’ya gidecek.
Öte yandan, Enerji Bakanlığındaki ilk toplantıda “bu proje Zonguldak’a mı yapılsın, yoksa tüm altyapısı hazır Samsuna mı kaydırılsın” sorularına yanıtlar aranmış! Söz konusu toplantıda Zonguldak’ı tek başlarına savunmak zorunda kalan TTK uzman heyeti, bu öneriye kesin ve net bir çıkışla, tavır koymuştur. Enerji Bakanlığındaki söz konusu toplantıda “yalnız bırakılan” TTK Heyetine eğer “siyasi destek verilmediği takdirde”, ilgili projenin Samsun’a kayabileceği; böylece Zonguldak’ın kimsesizleştirileceği-sahipsiz bırakılacağı, gün ışığı kadar bellidir.
Tüm bu gelişmelere karşılık olarak, yerli yersiz “Zonguldak Lobisi-Zonguldak Platformu” adı altında “mangalda kül bırakmayan, her olayda öne çıkmaya çalışan” sivil toplum kuruluşlarının, nasıl bir tavır sergileyecekleri, ilgileri ve tepkilerinin samimi olup-olmadığının sınanacağı ileri sürülüyor.
Enerji bakanlığında “Zonguldak Filyos Liman Projesi” üzerine kurgulanan bu “danışıklı dövüşün” Zonguldak’ın yakın geleceği ve ekonomisi üzerinde olumlu-olumsuz etkilerinin geleceği, Zonguldak’ın duyarlı çevrelerince “ilgiyle” takip edilmelidir. “Şimdi değil ise ne zaman, Zonguldak’a sahip çıkılacak” sorusu, ilgili ve duyarlı çevrelerce dile getiriliyor.
Evet… Şimdi değil ise ne zaman, Zonguldak’a sahip çıkılacak? Evet… Şimdi Zonguldak zamanıdır. Zonguldak’a yani Enerji bakanlığındaki “Zonguldak Filyos Liman Projesi” üzerine kurgulanan bu “danışıklı dövüşün, senaryonun” bozulma zamanıdır. Duruş gösterme zamanıdır. Siyasetçisi, iş adamı, bürokratı, sivil toplum kuruluşu ve “Zonguldaklıyım” diyen herkes ve her kesimi ile “topyekûn Zonguldak’a sahip çıkma” zamanıdır. Bu gün erken değil, ama yarın, çok geç olabilir!


ÇUVALDIZ
08/04/2009 - 16:56
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ “Kamu adına eleştiri yapan biz köşe yazarları”, yeri geldiği zaman “iğneyi başkalarına batırdığımız gibi, çuvaldızı da kendimize batırmak” durumundayız. Ulusal olsun yerel olsun, köşe yazarlarının gazeteden gazeteye ve/veya aynı gazetede yazan yazarların köşeden-köşeye yazışmalarına-atışmalarına oldum olası karşıyımdır. Neden karşıyımdır? Çünkü köşe yazarına tahsis edilen o gazetenin “makale köşesi” köşe yazarına aittir, ama egosunu tatmin etme yeri değildir. Toplum çıkarı değil de, bireysel çıkarları uğruna birilerine mesaj verme yeri hiç değildir. Eğer kamu yararı yok ise, gerisi teferruattır, zırvadır, kendi görüşüdür! Umarım bu bilgi, bana olduğu gibi sizlere de ortaokulda (şimdiki adıyla ilköğretimde) Edebiyat Dersinde verilmiştir. Ha unutmadan… Bir de “gazeteci taraftır”… Taraftır, ama “bireysel çıkarları için değil, KAMU ADINA” taraftır.
Kamu yararı gördüğüm ve adımın geçtiği için, Yeni Adım Gazetesi’nin iki değerli köşe yazarının makalelerine ilişkin olarak “beni ilgilendiren bölümleri için bir kereye mahsus olmak üzere” yazı yazmak gereğini duydum. Çuvaldızı kendimize batırdıktan sonra, siz değerli okurlarımızın hoşgörü ve affınıza sığınarak bu makaleyi kaleme alıyorum. Kerem Beyer meslektaşımın 05.04.2009 tarihli “Pazar Sohbeti” adlı makalesine atfen, beni ilgilendiren bölümlerine ilişkin olarak “kamuoyunun daha iyi algılaması açısından” açıklama getirmek ihtiyacını hissettim. Kerem Beyer meslektaşımın söz konusu yazısının altına kendi imzamı atarım. Beyer, makalesinde nedenleri, niçinleri ve gerekçelerini detaylı bir şekilde, yeterince açıklamıştır. Termik Santrale neden karşı gelinir (?), bir türlü anlayamıyorum! Bu şehir kömür ile var olmadı mı? Bu şehirden elde edilen katma değer, Osmanlının borçlarını dahi ödemedi mi? Bu şehir “Türkiye’nin Alamanyası” olmadı mı? Bu şehir “ağır sanayinin, emeğin ve bilgi-becerinin başkenti” sıfatı ile yıllarca anılmadı mı? Tüm bu sorular, geçmişte yaşamak içgüdüsünden kaynaklanan sorular değildir. Bizim kim olduğumuzun, özümüzün hatırlatılmaya çalışılmasıdır. Bilgimizdir, birikimimizdir, gücümüzdür, servetimizdir…
Eğer ki, maddi-manevi ve siyasi bir çıkar ilişkisi yok ise, Zonguldak’a ve Türkiye’ye kurulacak olan Termik Santrallere karşı çıkmak, “vatan hainliği” değilse bile “kendi ayağına kurşun sıkmak” ile eş anlamlıdır! Madenci deyimi ile: “Çıkarılmayan maden, maden değil topraktır” özdeyişi, ne anlam ifade ediyor? Neler olduğuna dair bilgi sahibi olmayan, sormayan, sorgulamayan ve/veya algı düzeneği değiştirilmiş, manipüle edilmiş toplumlar; sömürülmeyi ve yok olmayı göze almış, razı olmuş toplumlardır. Bu ülke insanının ve ekonomisinin işe, aşa, katma değer yaratmaya; “çevreye duyarlı teknolojiyi kullanmaya” şiddetle ve acilen ihtiyacı vardır. Batı dünyasının söylediğini değil de, yaptığını yapalım. Ülkemizin enerji açığını kapatmak için Termik ve hidroelektrik santraller kurmak yetmez; nükleer santraller de kurmak gerekir. Benim ülkemin Zonguldak’ında “kömür varken, termik santral yerine ithal doğalgaz çevrim santrali kurmak” akıl kârı mıdır? Doğalgaz ihracatçısı ülkelerde dahi, net doğalgaz ithalatçısı olan ülkemizdeki kadar doğalgaz çevrim santralleri var mı? Birlikte düşünelim; petrol ve doğalgazın ömrü 20-25 yıl, kömürün ömrü 130-150 yıldır. Ayrıca petrol ve doğalgazımız yok.
Öte yandan benim ülkem, nükleer santralin hammaddesi olan boryum ve toryum madenleri açısında dünya rezervlerinin % 70-80’ine sahip ise, neden nükleer santrale karşı olayım? Gelişmiş ülkelerin hepsinde son teknolojiye sahip nükleer santraller yok mu? Unutulmamalı ki “gelişmiş ülkenin ölçütü”, o ülkenin tükettiği demir çelik ve enerji ile ölçülür. Kâhin almaya gerek var mı? Hesap ortada. Teknolojiye karşı gelmek, bilime, çağdaşlığa karşı gelmek demektir. Termik ve nükleer santral kurulmasını isterken, “Çernobil kötü örneğinde olduğu gibi ATIL TEKNOLOJİYİ” değil, “çevreye uyumlu, çağdaş ve SON TEKNOLOJİ” den bahsediyorum. Kötü örnek, örnek olmaz. CED Raporlarıyla uyumlu atıl olmayan teknolojidir söz konusu olan. Günümüzde, son teknolojiye karşı olmak demek, “bir zamanlar 1.Boğaz Köprüsüne karşı olanların –bu günkü algı düzeneği ile- içine düştükleri duruma düşmek” değil ise nedir? Çevre mi, enerji mi seçeneğinin dayatılmasına karşıyım. Hem çevre hem de enerji ve teknoloji diyorum. Diğer bir anlatımla “çevreye duyarlı ve çağdaş teknoloji” diyorum.
Yeni Adım Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Erhan Çakmak’ın benim haberimin içeriği üzerine kaleme almış olduğu "Filyos projesi, Tehlikede mi?" adlı 06.04.2009 tarihli makalesinin altına da, imzamı atarım.
Zonguldak kamuoyunu doğrudan, bire bir ilgilendiren "Bir taraftan Filyos Liman Projesi ile ilgili yatırımlar hızlanırken ve ihaleye açılmak üzereyken; diğer yandan, yeterli altyapı eksikliğinden dolayı Filyos Liman Projesi’nin Samsun’a kaydırılmasının ciddi-ciddi tartışılmaya açılması" Zonguldak adına bir handikaptır. Siyasi destek yeterince olmaz ve kamuoyu oluşturulmaz ise, "Zonguldak mı-Samsun mu?" ikileminden, hiç şüphe yok ki Samsun çıkar! Oluşmamış kamuoyunun, ilgi ve bilgilerine arz olunur.



Nitelikli insan ve çağ yaratan kurumlarımız
14/04/2009 - 20:53
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

Üniversitelerimiz, nitelikli insan ve çağ yaratan kurumlarımızdır. ZKÜ Jeodezi ve Fotogrametri Kurucu Bölüm Başkanı Prof Dr. Şenol Kuşçu, o zamanki adıyla Hacettepe Üniversitesi’ne bağlıyken bize Topografya dersi verirdi. Sevgili hocam ile yıllara dayalı bir diyalogumuz ve sevgi, saygı merkezli, karşılıklı bir gönül bağımız vardır. Sağ olsun Şenol hocam, her etkinliğine beni davet eder. Ben de haber ve köşe yazılarımla kamuoyunu bilgilendirmek için görev ve sorumluluklarımın gereğini yaparım.
***
ZKÜ’ deki Harita İş Günleri (HİG) 2009 etkinliğinin15 Nisan günkü açılış konuşmalarına katıldım. Bölüm Kurucu Başkanı Prof Dr. Şenol Kuşçu’nun açılış konuşmasını yorumlamaya gerek görmüyorum. Zira konu, yorum, sorun ve çözümü içeren açış konuşması aynen şöyle:
-Bana göre harita iş günleri; öğrencilerimizin, öğreticilerimizin, yöneticilerimizin, sektör temsilcileri ve istihdam sağlayıcılarıyla birlikteliğini sağlayan bir platformdur. Bu platformun katılımcılara göre amaçlarını şöyle sıralayabiliriz.
Öğrencilerimiz için: Bu platform, mezun olduktan sonra aranan, ilgi duyulan, kariyer yapabilecek mühendis olmak için ne yapmamız lazım? Kendimizi nasıl yetiştirmemiz lazım? Nereye yönelmemiz lazım? Vs. arayışlarınıza bir katkı sağlar. Siz burada insanları, mesleğinizi tanımaya çalışmalısınız. Geleceğinizi şimdiden, yönlendirmeye çalışmalısınız. Her şeyden önce öğrencilerimizin amacı, böyle olmalıdır.
Öğretici ve yöneticiler için: Yani bizlere gelince; bizin öğrencilerimizin mezun olduktan sonra aranan, iyi mühendisler olmaları için onları nasıl eğitmemiz gerekir? Uygulama dünyası, nerelere gidiyor? Vs. çabalarımıza bu platform katkı sağlar. Öyle ya… Bir yemek pişiriyorsunuz, o yemeğin lezzetli olması ve müşteri bulabilmesi için, o yemekten tadacakların da ne düşündüğünü bilmemiz gerekir. Bu platformun, bizim için de böyle bir yararı vardır.
Katılımcı sektör ve istihdam sağlayıcıları için: Mühendisleri nasıl yetiştirdiniz? Neler bekliyorlar? Beklentileri nelerdir? Meslekteki uygulama ve yöneliş nereye gidiyor? Tüm bunları bize anlatmalarını, aktarmalarını, kendilerinden bekliyoruz. İstihdam sağlayıcıları için amaç ve beklentiler bunlardır. Tabii ki jeoloji için, maden için, inşaat için… Tüm mühendislikler için amaç ve beklentilerdir bunlar.
Değerli katılımcılar, ZKÜ. Jeodezi ve Fotogrametri Bölümü 1994 yılında kuruldu. Bu bölümün kuruluşunda görev alanlar hep uygulamadan geldiler. Hayrettin hoca, Erdal hoca ve ben Şenol Kuşçu 5–10 -15 sene uygulamada çalıştık da, uygulamadan geldik. Bu bir. İkincisi de, bizim haritacılık mesleği sadece bilmekle olmuyor. Diğer mühendislik disiplinleri de öyledir, ama bizde biraz daha farklıdır bu. Mutlaka, bildiğinizi uygulamanız gerekiyor. Kurulduğumuzdan beri bu iki şık üzerinde, bilhassa ikinci şık üzerinde gayret gösteriyoruz. Öğrencilerimizi uygulamaya yönelik yetiştirelim. Uygulamaya ağırlık verelim arayışı, hep bizde hâkim olmuştur. Şu anda da öyledir. Buna örnek mi istiyorsunuz? Bakınız… 1994 senesinde kurulur kurulmaz, (bizim mesleğimizin en büyük projesiydi) Bursa büyük şehir belediyesinden “müşavirlik hizmeti” aldık ve altı sene yürüttük. Altı yıl Bursa’nın temel planlarını yaptık. Bizim mesleğimiz için çok büyük bir projedir o. İnşaatçılar için Atatürk barajı neyse, bizim için de bu Atatürk barajıdır.
Ardından GAP İdaresinden, Diyarbakır bölgesinin haritalarının yapım işlerinde yine “müşavirlik hizmeti” verdik. “
Ardından, Alanya belediyesinde ilk defa “kent bilgi sistemi”nin kuruluşunda görev aldık.
Bizim gibi bir taşra bölümünün bu işleri yapmasını ben kendi bölümüm adına “başarı” olarak görüyorum.

Arkadaşlar, üniversitelerin diğer bir görevi de “danışmanlık” yapmaktır. Yani eğitim-öğretim verecek, yayın yapacak, danışmanlık yapacak. Ve danışmanlık da işte böyle olacak.
Zonguldak ve Kilimli belediyesinin “temel planlarının yapımında” yine çok iyi bir fiyata 50 kilometre karelik bir alanda çalışma yaptık. Şimdi bu hassas haritalar herkesin elinden düşmüyor. Şimdi bunu burada da söylemek lazım… Kozlu belediye başkanına “uçak hazır havada uçuyor, gelin Kozlunun da temel planlarını yapalım” dedik. Mühendis Kozlu belediye başkanı “valla benim öyle acil bir ihtiyacım yok” dedi! O yaptırmadı! Kilimli eski belediye başkanı Ali Aslankılıç Kilimlinin temel planlarını yaptırdı. Kendisi son seçimde seçilemedi. Demek ki “hizmetle olmuyor” bu işler!
Şimdi yine 500 km Bursa… Orada yine müşavirlik hizmeti veriyoruz. Müşavirlik hizmeti yine büyük bir proje; 3500 km karenin “temel planlarını” yapıyoruz. Bu bizim mesleğimiz için yine büyük bir projedir.
Tüm bunları niçin anlatıyorum? İşte bunlar uygulama, uygulamadır bunlar. Bunlarda 5–6 kadar öğrencimiz yüksek lisans, doktora yaptılar. Hala da, yapıyorlar. Sayın Rektör Yardımcım, Bölümümüz yüzde 90 bu kaynaklarla kurulmuştur. Huzurunuzda ifade etmek istiyorum sayın dekanım; şimdi batarya alacak durumda değiliz! Aldığımız aletlere, bataryayı zor alıyoruz. Bunu açıkça ifade edeyim. İşte yine yaptığımız bu projelerden, kaynak sağlamak istiyoruz. İnşallah, bunlar yeniden öğrencilerimizin hizmetine sunulacak. Yeni donanımlar alacağız. Yeni aletler alacağız. Siz öğrenciler, bu alet ve donanımları iyi kullanacaksınız.
Bu katılıma katkı veren tüm firmalara ve tüm katılımcılar, teşekkür ediyorum. Sözün özü; huzur verdiğiniz, şeref verdiğiniz için tekrar teşekkür ediyorum. Hepinizi canla, başla selamlıyorum. Saygılar sunuyorum. Harita iş günleri (HİG 2009) panelinin, hayırlı olmasını diliyorum. Sağ olun, var olun.



Şimdi Zonguldak zamanı (2)
20/04/2009 - 19:44
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ


06 Nisan 2009 günü, Yeni Adım Gazetesi’ndeki “Çerçeve” adlı makalem “Şimdi Zonguldak zamanı” başlığı ile yayımlandı. Ama henüz, kamuoyunu doğru ve tarafsız bilgilendirmenin gereğini yerine getirmenin huzurunu dahi yaşayamadım! Çünkü abartılı, ilgisiz ve alakasız polemikler, aldı başını gidiyor… “Gerçek gündem” göz ardı edilirken, belirsizlik (!) ortama hakim olmaya yöneliyor! Ben, enerji bakanlığındaki “kaynağıma” güveniyorum.Doğru bilgi verdiğini de, biliyorum. “Fısıltı, söylenti, iddia” diyenlere ve de, . “araştırıp soruşturmadan; ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi’ olanlara” hiç mi hiç aldırış etmiyor, ciddiye almıyorum. “Şimdi Zonguldak zamanı” adlı makalemde vurgulamak istediklerim şunlardı: 1-) Enerji bakanlığında 24 Mart 2009 tarihinde (Lütfen, buraya dikkat isterim) “Filyos Liman Projesinin ‘Fizibilite Raporları’nın görüşüldüğü geniş katılımlı bir toplantı” yapılmıştır. 2-) (Lütfen, bir kez daha dikkat isterim) 6. ve/veya 7. Aylarda “Filyos taşkını önleme projesi ile ilgili ihale” yapılmış ve toplantıda bu ihale görüşülmüştür. 3-) İhalenin kapsam alanı; Filyos dereceören köprüsünden, deniz sahiline kadar olan 300 metre genişliğinde, 3,5 km boyunda ve 6 metre yüksekliğindeki bir alan, “taşkının önlenmesi için betonarme” yapılacaktır. Ve bu ihalenin, söz konusu toplantıda 2 yıl içinde bitirilmesi öngörüsünde bulunulmuştur. 4-) Toplantının devamında, ortamın havası birden bire değişiyor! Söz dönüyor, dolaşıyor… “Filyos Liman Projesi’nin Zonguldak’a değil de, tüm altyapısı hazır Samsun’a kaydırılması” eksenine oturtuluyor! Gerekçe olarak da, “Filyos ile Ereğli ve Ereğli ile Adapazarı demiryolu bağlantısının olmayışı”na bağlanıyor! Nasıl gerekçe ama… Hatırlanacağı üzere; Ereğli Demirçelik Fabrikası yapılırken de, aynı senaryo sahneye konmuş, ama kömürün (hammaddenin) Zonguldak’da oluşu nedeniyle Ereğli’de karar kılınmıştı. Ve yine hatırlanacağı üzere, “çok yakın geçmişte” Rus Petrol Devi LİKOİL firması da, Samsun’a yönlendirilmişti! LÜTFEN DİKKAT! Bir taraftan, Filyos vadisi taşkını önleme projesi 6. Ve 7. aylarda ihaleye açılması kararı alınıyor; yani yatırım yapılıyor (bu olumlu bir gelişme). Ama diğer tarafta da, Filyos ile Ereğli ve Ereğli ile Adapazarı demiryolu bağlantısının olmayışı gerekçe gösteriliyor (bu olumsuz bir gelişme) Ve… Enerji Bakanlığındaki “konunun uzmanlarından oluşan” geniş katılımlı toplantıda söz dönüyor, dolaşıyor “Limanın tüm altyapısı hazır Samsun’a kaydırılması” tartışmaya açılıyor! (Hep birlikte düşünelim; toplantının gerçek amacı, acaba bu muydu? Ve bilinçli olarak söz konusu tartışma bu noktaya mı, sürüklenmişti?) 5-) Söz konusu toplantıda TTK uzman heyeti, Zonguldak ve Batı Karadeniz Bölgesi adına son derece endişe ve kaygı verici bu tartışmaya karşı tavır koyuyor ve dik duruş sergiliyorlar. Zonguldak’ı savunuyorlar. Ben de yorumumda diyorum ki; yerel seçim sürecinin gölgesinde kalan tüm bu olup-bitenlere; iktidar ve muhalefet millet vekillerimiz ile birlikte “eğer siyasi bir destek veril(e)mez, kararlı bir duruş sergilen(e)mez ve sahip çıkıl(a)maz ise” Filyos Liman Projesinin “tüm kazanımları”, Samsun’a gider. Diğer bir anlatımla; “Filyos Liman Projesi, Samsun Liman Projesi” olur, diyorum. Ve projenin tüm altyapı-üstyapı kazanımları, katma değeri, Batı Karadeniz’e değil de, Orta Karadeniz’e kayar. Çünkü yatırımlar konusunda Zonguldak’ın kaderi, (eskiden beri) Samsun ile çakışıyor. Neden mi? Çünkü “Karadeniz bölgesinde Zonguldak’ın alternatifi, Samsun’dur” da, onun için… ***
Evet… Şimdi, Zonguldak zamanıdır. İktidar ve muhalefet milletvekilleri, siyasileri, bürokratları, teknokratları, sivil toplum örgütleri ile birlikte “ben Zonguldaklıyım” diyen herkes ve her kesimin “Zonguldak’a sahip çıkma zamanıdır”. Çünkü hepimiz “Zonguldak Gemisi” içinde, dalga ve fırtınalara karşı yol alıyoruz. Eğer bu gemi bir batarsa, sadece arkası batmaz! Geminin baş kısmı da, yani kaptan köşkü de batar. Yani… Hep birlikte batarız…
Evet… Fazla söze ve polemiğe gerek yok. CHP Zonguldak Mv. Ali İhsan Köktürk’e ilgi, alaka ve yöresine duyarlılığından dolayı bir Zonguldaklı gazeteci-seçmen olarak, can-ı gönülden teşekkür ediyorum. 3 Sorusunun yanıtını da, sabırsızlıkla bekliyorum. Evet… Enerji bakanlığında 24 Mart 2009 tarihinde söz konusu toplantı yapılmış mıdır? Ve toplantının içeriğine yönelik olarak “Limanın tüm altyapısı hazır Samsun’a kaydırılması” tartışmaya açılmış mıdır, açılmamış mıdır? Soru önergesinin sonuçlarını hep birlikte bekleyeceğiz ve göreceğiz.

Ulus olmak ve egemen olmak…
26/04/2009 - 21:54
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ


İlkokuldayken, okulun çalışkan ve başarılı öğrencilerinden biriydim. Öğretmenlerim tarafından İstiklal Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabı özellikle bana okutulurdu. (Bu gelenek, askerlik yaptığım süreçte de, devam etti). Bu gün düşünüyorum da, sanırım “heyecanlı ve içten okuyuşumun” etkisi çok büyük ve temel etkendi, diye düşünüyorum.
İlkokul ve Özellikle lise yıllarımda bana, öğretmenlerimiz tarafından özel bir ilgi ve farklı bir yaklaşım gösterilirdi. İçinde benim de bulunduğum bir guruba “Özel dersler” verilirdi. “Gelecekte Türkiye’yi sizler yöneteceksiniz” denilerek; korunur, kollanır ve sürekli tartışma konuları üzerine fikirlerimiz sorulurdu… Hey gidi dünya hey… Nereden, nereye… O anılar, bir hoş seda olarak belleklerimizde kaldı.
Hiç unutmam, ilkokul beşinci sınıftaydım ve ‘23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ydı. Günümüzde de gelenek haline geldiği gibi, birkaç saatliğine dahi olsa” o yıl Zonguldak Belediye Başkanlığı koltuğuna benim oturmam için öğretmenlerim tarafından özel olarak hazırlanmıştım. Eski belediye binasında bir-kaç saatliğine belediye başkanı olmuştum.
Bu anılar, güzel ve hoş “çocuk ve gençlik anılarım” arasındaki yerlerini aldılar.
Ancak… Bu günkü “algı düzeneğim” ile o yıllara “eleştirel olarak baktığımda” aynı zaman diliminde, ama birbirinden çok farklı “iki dünyada” yaşadığımı düşünüyorum! Yani “eğitim-öğretim dünyası ile sonrasındaki gerçek dünya” bir birinden o kadar farklı ki, anlamak mümkün değil! İşte o nedenle, Eğitim dünyasına, “olması gereken dünya”, diyorum. Öğretmenlerimiz, bizleri “Gerçek dünyaya” hazırlarken; Acımasız, kuralsız, güçlüden yana, sosyal adaleti ve hoşgörüsü olmayan; yalan-dolan ve ben yaptım oldu türünden kural ve görüşlerin hâkim olduğu “Gerçek dünyaya” yeterince hazırlayamadıklarını, düşünüyorum. Çünkü 1. dünya ile 2. dünya “birbirinin zıttı kurallarının geçerli oldukları, birbirini dışladıkları” bir dünyadır…
***
Geriye dönüp taaa çocukluk yıllarımdaki “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı coşkusu” ile günümüzdeki “coşkuyu” kıyasladığımda; hem fikren hem de heyecan olarak “eksi yönde” çok büyük farklıklar ve farkındalıkları gözlemliyorum!
Evet… Artık çocuk değiliz. Evet… Artık genç de değiliz. Ama… “Heyecan ve coşkularımızı niye yitirdik? Niye kaybettik? Heyecan ve coşkularımız da mı, köreliyor?” Bu soruların yanıtlarını sormak, sorgulamak ve çözümü noktasında gereken adımları kararlılıkla atmak, uygulamak durumundayız.
“Böyle bir sorunumuz yok” diyenlere (!), benim de, cevabım yok. Çünkü herkes “algı dünyası” içinde hareket eder. Algı dünyasının sığ sularında boğulmak isteyene ne denilebilinir ki? Deseniz bile, algılayabilir mi? Neyi, nasıl anlatacaksınız ki?
***
Her yıl olduğu gibi bu yıl da, ‘23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutladık. Kutladık, ama “coşkuyla kutladık” diyemiyorum! Çünkü “Ulus” olmanın, “Egemen” olmanın gereklerini tam olarak “yerine getiremedik” düşüncesindeyim. Şöyle ki:
1-) “Ulus” demek, her hangi bir “ırk” demek değildir. Aynı ülke sınırları içinde “ortak paydada buluşan, ortak kaderi paylaşan tüm insanların” etnik kökenine, dini ve dil farklılıklarına bakılmaksızın, bir arada yaşamalarıdır. Bunu bilmek yetmez. Bunu hal, hareket ve tavırlarınızla uygulamanız ve hissettirmeniz gerekir. Geçerli olan “söz değil, uygulamadır”, uygulama. Yani “somut sonuç” yok ise, “söz vermenin, verilen sözü teyit ettirmenin” bir önemi yoktur. Denildiği gibi “aynası iştir kişinin, LAF’ a bakılmaz”…
Uygulama nerede, uygulama? Sevr’i hortlatmak isteyenlerin gizli amaçlarına “piyon” olmamak lazımdır. Ulusal bütünlüğümüzü parçalayarak “ULUS DEVLET’ten, özerk yönetime ve sonrasında federal yönetime ve daha sonrasında da, tam bağımsızlık istemek üzere yola çıkmış”, PKK Terör Örgütünü dışlamayan, kınamayan, ülkemizin bir coğrafyasını ulusal mecliste temsil eden vekiller yok mu? Bu vekillerin tamamının “iddia edilen Ergenekon Terör Örgütü” kovuşturması kapsamında, ülke genelinde yürütülen parti mensuplarına yönelik tutuklamaları protesto etmek için “özellikle 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” na denk getirilen “TBMM’deki eylemlerine” ne demeli? Eğer günümüzde bu eylemler, kırk küsur kadar etnik kökeni içinde barındıran “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin” ULUS bütünlüğüne yönelik tehdit değil ise nedir? Neden Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı? Diğer günlerde bu protestolar ol(a)maz mı? PKK ile organik bağ yok ise, PKK niye terör örgütü ilan edilmiyor?
Üstelik biz “TBMM’deki bu ‘dizi film’in ikinci bölümünü” canlı olarak izlemekteyiz!
Bu filmin senaristi kim, yönetmeni kim, sponsoru kim? Şimdi, sorulması gereken soru şudur:
“İzliyor muyuz, yoksa BAKIYOR muyuz?”

2-) “Egemen” demek, “ben egemenim” demekle olmuyor! Millet Meclisi duvarında “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” diye, yazmasıyla da olmuyor. Egemenlik “Uygulama” ile oluyor. Eğer “uygulama” yok ise “yazı ve söz” neye yarar ki?
Eğer “egemensek”; IMF, Dünya Bankası, AB ve ABD’nin ekonomik, sosyal, kültürel vs. alanlardaki “uygulamaya yönelik dayatmalarına, baskılarına ve zorlamalarına” ne demeli? Bu dayatma, baskı ve zorlamalar, “ulus devletimize ve egemenliğimize yönelik tehditler” değilse, nedir?
Tüm kurum ve kuruluşlarınızı ve tüm alanlarınızı AB’ye entegre (bütünleşme) uğruna “her yıl düzenli olarak rapor eder” ve AB’den “öneri ve ölçütler alır, iç hukuk süreçleri sona erince AB mahkemelerinin kararlarına uyacağım” diyen bir anlaşmanın altına “imza” atarsanız; “hangi Egemenlikten” bahsedeceksiniz?
Ben bir şey anlamadım! Ya siz, siz anladınız mı?


Emeğin başkentinde “Sarıgül rüzgârı”
29/04/2009 - 22:52
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Hatırlanacağı üzere, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül 29 Mart yerel seçimleri öncesinde, Kozlu Belediyesini “kardeş belediye” ilan etmiş ve DSP Kozlu Belediye Başkan Adayı Ali Bektaş’a “açık destek” vermişti. 30 Mart’ta beklenen oldu ve Ali Bektaş hem Kozlu Belediye Başkanı oldu hem de rakiplerine “açık ara fark” attı.

Şişli’nin “efsane belediye başkanı” Mustafa Sarıgül’ün, Kozlu Belediye Başkanlığına seçilen Ali Bektaş’ı tebrik etmek amacıyla ilimize gelecek olması, Kozlu beldemizde ve ilimizde heyecana neden olmuştur.

DSP Genel Başkan Adayları arasında adı geçen Sarıgül’ün, 2 Mayıs Cumartesi günü saat 14.00’deki bu ziyaretinin “açık hava mitingi olması” önemli ve anlamlıdır. Sanırım Sarıgül “beklentiler doğrultusunda” DSP Genel Başkanlığına “Aday” olacaktır. Niye, neden DSP’nin Genel Başkanı olmasın? Türk siyasetinde “hak ettiği gerçek yerini alamayan Sarıgül” Türk Siyasetinin “mağdur siyasetçisi”dir. Halkın gözünde “Liderdir ve efsanedir”. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ama “lider olunmaz, Lider doğulur”. Diğer bir anlatımla “Liderlik sıfatını” halk size layık görür ve benimserse “lider” olunur. Genel Başkan olmakla, Lider olmak birbirinden çok farklıdır. Nitekim bu süreç, DSP’de yaşandı. “Zonguldak’ın efsane Karaoğlanı Ecevit” rahmetli olunca, Genel Başkanlığa Zeki Sezer geldi. “Ecevit’in siyasi mirasının” ne hallere geldiği ortadadır. Yorum yapmaya, polemiğe gerek yoktur. Atalarımız ne demiş: “Gören göz kılavuz istemez”.

***

Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Kozlu’ya gelmeden 4 gün önce (dün), Zonguldak’da çok önemli konumda bulunan Sivil Tolum Kuruluşlarına bir dizi ziyaretlerde bulunmaları için “ekip ve kurmaylarından oluşan bir heyeti” gönderdi. Genel Maden İş, TMMOB ve Zonguldak Belediyesini ziyaret eden bu kurmay heyet, karşılıklı bilgi alış-verişinde bulundu.

Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Derya Akbıyık’ın acil işinin çıkmasından dolayı Sarıgül’ün kurmay heyetini, Yönetim Kurulu Üyesi olarak ben ağırladım. Şişli Belediye Meclis Üyesi ve aynı zamanda Şişli Belediyesi Başkan Yardımcısı Halil Çakır, Şişli Belediyesi Siyasi Basın Danışmanı Necdet Mercan, Şişli Belediyesi Başkan Danışmanı Tonguç Çoban’dan oluşan “Sarıgül’ün kurmay heyeti” ile beraberlerindeki Ereğli-Zonguldak DSP üye ve sempatizanlarından oluşan ziyaretçilerimizi ağırladık. Karşılıklı fikir alış-verişinde bulunduk.

Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti olarak, ülke genelinde örgütlü bulunan Türkiye Gazeteciler Federasyonuna bağlı ve il genelinde yapılanmış mesleki bir cemiyet olduğumuzun altını çizdikten sonra, halkımızı doğru bilgilendirmek amacıyla her türlü haber ve yorumlarımızla köprü olmaya özen gösterdiğimizi kendilerine ilettim.

Öte yandan siyasete yabancı olmadığımı, 57 T.C. Hükümeti zamanında DSP Merkez İlçede görev yaptığımı ve Bağımsız Cumhuriyet Partisi Zonguldak Kurucu Merkez İlçe Başkanı görevimden “aday adayı olmak için” 29 Mart yerel seçimler öncesi istifa ettiğimi beyan ettim.

***

Siyasete yabancı olmayan birisi olarak ve “gazeteci kuşkusu” ile bu ziyaretleri yorumlamaya çalıştığımda, görünen gerçek şudur: “DSP Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, DSP Genel Başkanlığına Aday” olacaktır. Böyledir, demiyorum. Bu benim tespitim ve öngörümdür. Bu görüşümü destekleyen görüşlere gelince:

1-) DSP Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, 29 Mart seçimleri öncesinde neden Kozlu Belediyesini “Kardeş Belediye” ilan etmiştir?

2-) DSP Kozlu Belediye Başkanı Ali Bektaş’ı tebrik etmek tamam da, bu tebrik neden “açık hava mitingi”ne dönüştürülmüştür?

3-) Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Kozlu’ya gelmeden 4 gün önce (dün), Zonguldak’da çok önemli konumda bulunan Sivil Tolum Kuruluşlarına bir dizi ziyaretlerde bulunmaları için “ekip ve kurmaylarından oluşan bir heyeti” neden gönderdi? Karakaşımız, kara gözümüz için mi?

4-) Emeğin Başkenti Zonguldak’tan başlayan “Karaoğlan efsanesi”nden sonra, bu kez de Emeğin Başkenti Zonguldak’ta “Sarıgül efsanesi” mi başlıyor? “Sarıgül efsanesi”nin altyapısı mı oluşturuluyor?

5-) Siyasi Yelpazemizin “Sol Kanadında, siyasi mağdur olan Sarıgül” solun kalesi kabul edilen Zonguldak’tan start vererek, önce DSP Genel Başkanlığına, sonrasında da Ülkeyi yönetmek için sol seçmen tabakasına “Eyyy halkım, eyyy emekçiler, bana sahip çıkın. Her türlü engellemelere rağmen ben ülkeyi yönetmeye talibim. Bir zamanlar nasıl ki Ecevit’e sahip çıktıysanız, bana da öyle sahip çıkın ki, bu ülkeyi daha yukarılara birlikte çıkaralım” mesajı mı vermek istiyor, acaba? Vs. vs. vs.

***

Sözün özü; Emeğin Başkenti Zonguldak’ta Sarıgül rüzgârı” eserse ve yarın bir gün bu rüzgâr “fırtınaya dönerse”, kimse bunun “tesadüf” olduğunu söyleyemez. Ortam ve koşullar hazır. Şimdi hasat zamanıdır. Eken, biçer. Şüphesiz, ne ekilirse o biçilecektir. Buna şüphe yok. Ancak siyasette, unutulmaması gereken bir somut gerçek vardır. Başarısızlıkta, “Liderin başarısızlığından çok ekibinin ve ilişki kurduğu, yola çıktığı, tabanla iletişim kurduğu kişiler” özellikle de “tabanla iletişimin kalitesi” önemlidir.



Sezar’ın hakkı, Sezar’a gitsin
01/05/2009 - 17:24
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Perşembe günü Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Başkanı, Yönetim Kurulu ve Yaygın-Yerel Basın mensubundan oluşan yazılı-görsel ve işitsel üyelerimizle birlikte, 29 Mart’ta 5 yıl aradan sonra 3. dönem Zonguldak Belediye Başkanlığına “açık ara oy farkı ile seçilen İsmail Eşref”i tebrik için nezaket ziyaretinde bulunduk. Sıcak, samimi ve hoş bir sohbet içinde geçen karşılamadan sonra, aynı kalitede karşılıklı bilgi alış verişinde bulunduk.
Önemli açıklamalarda bulunan Eşref; bir ayı borçsuz harçsız geçtiklerini, işçi-memur-taşeron ve belediye borçlarının ödemelerinde her hangi bir problem olmadığının altını “özellikle” çizdi.
Eşref “Biz bu işi biliyoruz. İlk seçildiğimizde de, işçi alacakları yüzünden sıkıntıdaydık. Her ay iki üç kişiyi emekli ederek, işçi sayısını azalttık. Biz bu işleri yaparken de, hiç kredi kullanmadık (…) Bizden sonra görev yapan Gonca 17 trilyonluk kredi kullanmış. Geri ödemesi yedi yılı kapsıyor. Gonca ödemeye başlamıştı, ben de devam edeceğim; (buraya DİKKAT isterim) benden sonraki başkan da, ödeyecek! Asfalt, viyadüklü yol ve işçi tazminatları için alınan 17 trilyonluk kredi, faiziyle birlikte 34 trilyondur. Belediyenin genel borcu ise 150 trilyon liradır.
Belediyenin ne durumda olduğunu diğer bir deyişle “durum tespitini” rakamlarla birlikte belediye nikâh salonunda düzenleyecekleri “basın açıklaması ile” kamuoyunun bilgisine sunacaklarını söyledi.
Eşref; “Beş yıl önce biz, bir yıllık bütçe toplamı kadar borçla belediyeyi devretmiştik, ama bu gün (beş yıl sonra) bütçenin yaklaşık üç katı oranında borçla devraldık” dedikten sonra “Bizden önceki başkan döneminde bir şey yapılmadı demiyoruz. İyi hizmetler de yapıldı. Ancak, Zonguldak Belediyesini iktidar belediye başkanı yönetti, ama Zonguldak, iktidar nimetlerinden yeterince yararlanamadı. Bir aylık dönemdeki gelir-gider dengesinde 1 trilyonluk açık var!” dedi.
Belediyenin su kayıp-kaçak ve alacaklarına değinen Eşref “Belediyenin, Kamu kurum ve kuruluşları ile Vatandaşlardan tahsil edebileceği iki trilyona yakın bir alacak var. Hepsini tahsil edebilmek zordur. Bu alacağın 600 milyarını tahsil edebilirsek 3–4 ay rahat nefes alabiliriz.
Su alacaklarımızda yasa gereği faizi tümden iptal edemiyoruz. Yüzde 9 civarındaki faizi borçlu abonelerimize yansıtacağız. Bu da, ödemelerinde önemli bir rahatlama getirecektir (…) “ diyen Eşref; atık su arıtma projesinin kendisinin bir önceki döneminde başladığını; proje kredisinin bakanlar kurulunda imzaya açıldığını, imzalar tamamlandıktan sonra üç yıl içinde projenin tamamlanacağını ve sahillerimizde gönül rahatlığı ile denize girilebileceğini müjdeledi.
Tasarrufa önem verdiklerini; araç ve gereçte de tasarrufa gittiklerini söyleye Eşref, tüm mesaileri kaldırdıklarını ve vardiya sistemini getirdiklerini, böylece aylık 80 milyar civarında tasarruf yaptıklarını, söyledi.
Tüm bu çalışmalarının yanında 3–5 ay önemli yatırılar yapamayacaklarını, ama mahallelerdeki olağan çalışmalarının devam edeceğini söyleyen Eşref “Tüm bunlar bardağın boş tarafı. Bardağın bir de dolu tarafı var” dedi. Yatırımlar için 3–5 ay kadar bir zamana ihtiyacı olduğunu söyleyen Eşref “TTK’ya ait eski lavuar yerinde bulunan tüm minibüs duraklarını, dükkânları ve giysi pazarını yap-işlet-devret modeliyle bulundukları yerin altına indireceğiz. Üstünde de oturma gurupları, çiçek ve parklar ve bir de kent alanı yapacağız. TTK’ya ait alanın nasıl değerlendirilmesine yönelik proje yarışmaları yapacağız. Çalışmayan kent konseyini çalıştırarak, sivil toplum örgütlerinin kent yönetimindeki etkinliğini ve katılımını tekrar sağlayacağız (…) Hiç yağmur yağmasa bir yılı karşılayacak yeterlilikte barajda su vardır. Ulutan barajına gelen su tünellerinin çalışmaları devam ediyor. Kasım ayı gibi biter. Zonguldak’ın su sorunu da uzun yıllar olmaz “ dedi.
***
Ziyaretimizin soru-cevap bölümünde “Bizden sonra görev yapan Gonca 17 trilyonluk kredi kullanmış. Geri ödemesi yedi yılı kapsıyor. Gonca ödemeye başlamıştı, ben de devam edeceğim; (buraya DİKKAT isterim) benden sonraki başkan da, ödeyecek!” cümlesi kendisine hatırlatılıp;”Bir sonraki dönem, belediye başkanlığına aday olmayacak mısınız?” sorusuna şöyle cevap verdi: “Son dönemim, bir daha aday olmayacağım! Zonguldak insanını, inananları ve güvenenleri küstürmemek lazımdır” dedi. Evet, başkan. Lafın tamamını söylemeye gerek yok. Mesaj anlaşılmıştır.Seni TBMM’de Zonguldak’ın sorunlarına çözüm arayan vekil olarak görmek isteyenler ve istemeyenler (!), bu örtük mesajı almıştır. Artık, sana da bu görev yakışır.
Evet, başkan; “Yolun açık, beklentin GERÇEK olsun”
Sezar’ın hakkı, Sezar’a; yani, doğru adrese gitsin

“Perşembenin gelişi”, Cumartesiden Kozlu’da belli oldu
03/05/2009 - 17:20
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

Geçtiğimiz hafta sonu Zonguldak’ın, önemli siyasi misafirleri vardı. 3 Mart Pazar günü, ana muhalefet partisi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal üçüncü dönem Zonguldak Belediye Başkanlığına seçilen İsmail Eşref’i tebrik ziyaretine gelmeden tam bir gün önce; 2 Mayıs 2009 Cumartesi günü İstanbul Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Zonguldak Kozlu Belediye Başkanı Ali Bektaş’ı ikinci dönem seçilmesinden dolayı tebrik etmek ve Kozlu’yu kardeş belediye ilan etmek için Kozlu’ya geldi. Baykal ve Sarıgül’ün Zonguldak’a bir gün arayla ziyaretleri tesadüf müydü, yoksa bilinçli mi takvimlendirilmişti (?), pek anlaşılamadı!

Tesadüf olsun/olmasın, bence iki Genel Başkan da (“Sarıgül Genel Başkan değil ki!” diyenler, lütfen bu makalemin tamamını okuduktan sonra buna karar versinler) “emeğin, alınterinin, ülke ekonomisine katkı vermek için canını dahi esirgemeyen yiğit insanların kenti Zonguldak’a gelmekle” ve yiğit insanlarla buluşmakla isabetli bir karar almışlardır.

***

Bektaş ve Sarıgül, Kozlu Açık Hava Mitingi’nde 2 Mayıs 2009 Cumartesi günü yaklaşık üç bin-üç bin beş yüz kişilik topluluğa hitap etti. Kozlu Meydanını dolduran Zonguldaklı, İstanbullu, Sakaryalı, Bolulu, Bartınlı halk ile doğrudan sıcak bir temas kuran Sarıgül; coşku yüklü halkı, coşturdukça coşturdu. Genel başkan gibi karşılanan ve genel başkan gibi konuşan Sarıgül, siyasi hayatımızın yakın geleceğine ilişkin “önemli ipuçları” da verdi. Aynı doğrultuda Perşembe günü, basın açıklaması yapacağını söyledi.

Açık Hava Mitingi’nin hemen ardından, Kozlu Belediyesi Meclis Salonu’nda, basın mensuplarıyla soru-cevap şeklinde kısa bir basın toplantısı gerçekleştiren Sarıgül, basın mensuplarına yönelik sözlerine şöyle başladı: —Evet, arkadaşlar, değerli başkanımıza tekrar teşekkür ediyorum. Kozlulu yurttaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Hiçbir siyasi parti farkı gözetmeden, çok görkemli bir karşılama yaptılar. Ben ve arkadaşlarım da inşallah, yurttaşlarımın umutlu bakışlarını boşa çıkarmayız.

Soru 1-) — DSP Genel Başkanlığına aday mısınız?

Sarıgül: —O konuda önümüzdeki Perşembe günü bir açıklama yapacağım. Perşembeden önce konuşmak istemiyorum! Ancak, Mustafa Sarıgül Genel Başkan olmaz! Mustafa Sarıgül ve arkadaşları muhalefette kalmaz! Mustafa Sarıgül ve arkadaşlarının tarihte… Tarih, Mustafa Sarıgül ve arkadaşlarını “muhalefetteki işleri ile” yazmayacak! Başbakanlıkta ve iktidarda yaptığı işler ile ilgili yazacak!

Türkiye şu anda yeni bir değişime, yeni bir dönüşüme, yeni bir heyecana… Türkiyenin ihtiyacı var. Bu heyecanı, bu dönüşümü, Türkiye beklemekte; Türkiyenin “yeni bir başbakan adayına” ihtiyacı var. Türkiyede “bundan sonraki hedef, yüzde 48,5 oy”dur.

Bizim hedefimiz; Türkiyenin dağını, taşını, Türkiyenin her noktasını, Doğusunu-Batısını-Kuzeyini-Güneyini, İç Anadolusunu, Güney Anadolusunu dolaşmak; Yurttaşlarımızın gönlünde “sevgi üzerine dünyalar kurmak”tır.

Türkiye şu anda sosyal demokrasinin, bütün demokratik solun yeni bir şahlanmasını, yeni bir birlikteliğini ve Türkiyemiz; bayrağından ayrılmayan, toprağından ayrılmayan, inançlarına saygı gösteren, “ulusal değişimi sağlayacak olan yeni bir yapıyı” beklemektedir. Bu yapıyı, yurttaşlarımızın bu gün “gözlerindeki ışıkta, Kozlu meydanında” gördüm. Zonguldak’a girdiğim andan itibaren gördüm. Zonguldak “emeğin başkenti”dir. Zonguldak “alın terinin başkenti”dir.

Biz de istiyoruz ki, Zonguldak’tan bütün ülkemize şu mesajı vermek isteriz; Varlık ve bereket için yollardayız. Biz istiyoruz ki, herkes varlıklı olsun. Bütün esnafımız, rağbetli olsun. Bütün esnafımız, sabahleyin dükkânını açtığı zaman siftahını yapsın; muazzam bir şekilde alış-veriş yaparak dükkânlarını kapatsın. Herkes varlıklı olsun. Ama… Varlık var da, bereket yoksa (!), onunda hiçbir anlamı yok. Herkes varlıklı olsun. Ama… Masalar da, inşallah bereketli olsun.



Soru 2-) Sarıgül’e ikinci soruyu ben sordum: —Sayın Başkan, az önceki açık hava mitinginde “Büyük yürüyüşe (!), Kozlu’dan başlayacağımı hiç düşünmemiştim! (…)” dediniz. “Emeğin başkenti olduğu için buradayım (…)” dediniz. “Yol arkadaşlarıma, mücadele arkadaşlarıma teşekkür ediyorum (…)” diye, söz ettiniz. DSP Genel Başkanlığına aday olmayacaksanız, “yeni bir parti kurmak için mi”, bu hareketi başlattınız? Bu bir hareket midir, nedir? Bunu, biraz daha açar mısınız?

Sarıgül: —Şırnak ne istiyor (?), Batman ne istiyor (?), Nusaybin ne istiyor (?), Kozlu ne istiyor (?), Devrek ne istiyor (?) … Onlara bakacağız. Acaba, Şavşat’ta ne konuşuluyor (?), İpsala’da ne konuşuluyor? Acaba, Adana’dakiler ne diyorlar (?), Mersin İnceburun’dakiler, ne diyorlar? Acaba (?)… Bir bakacağız. Sinop’tan, Boyabat’tan ses nasıl geliyor? Acaba (?)… Bir bakacağız. Konya ovası, bizi nasıl bekliyor? Acaba (?)… Bir bakacağız. Etrafı dağlık, ortası bağlık Erzincan’da neler var? Bakacağız… Sivas ne diyor? Bütün bunlara, bakacağız. Aydın’ın zeybekleri ne diyor? Onlara bakacağız… Tarım ne diyor (?), hayvancılık ne diyor (?), pamuk ne diyor (?), üretim ne diyor (?), fındık ne diyor (?), çay ne diyor (?), hayvancılık ne diyor? Bütün bunlara bakacağız. Yurttaşlarım ne istiyorlarsa, onu yapacağız.

Ali Yıldız: —Bu hareket, partileşecek mi?

Sarıgül: —Halkımızın takdiri. Biz, iktidarı istiyoruz. Bütün sosyal demokratlar, iktidarı bekliyor. Bütün demokratik solcular, iktidarı bekliyor. Bütün Türkiye, iktidarı bekliyor. Maden işçimiz, iktidarı bekliyor. Alın teri ve emek, iktidarı bekliyor. Esnaflarımız mutsuz; esnaflarımız, bir değişim bekliyor. Türkiye tıkandı… Türkiye’nin düğümleri bağlı; o düğümleri inşallah, inşallah çözeceğiz. Halkın gücüyle çözeceğiz.

Bir gün bu sorunuzun cevabını, daha rahat vermemi istiyorsanız; dereler… Dereler, ırmak olursa; ırmaklar, denize ulaşırsa; denizde açıldığımız yelkenlerimizi “halkımızın sevgi rüzgârları doldurursa”, o zaman buna karar veririz.

Ali Yıldız: —Düşündüğüm gibi. Ben cevabımı aldım, Sayın Başkan.

Soru 3-) —Sayın Zeki Sezer hakkında, ne düşünüyorsunuz?

Sarıgül: —Sayın Sezer’i seviyorum, çok değerli bir siyaset adamıdır. Ülkemize önemli hizmetler vermiştir. Bir “demokrasi dersi” vermiştir. Sayın Sezerle dostluğumuzla, siyasi yolculuğumuzda, inşallah tekrar olacağız.

Perşembe günü saat 11.00’de İstanbul’da yapacağım basın toplantısında, bu konularla ilgili geniş açıklamalarım olacaktır.

***

“Perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir” derler ya, Sarıgül’ün başlattığı “Türkiye Değişim Hareketi” muhtemelen partileşme sürecine girdi. Ve büyük yürüyüşüne, Zonguldak Kozlu Mitingi ile başladı. Bu öngörüm resmi olarak kanıtlanmasa bile, sorulan sorular ve alınan cevaplarda her şey gayet açık ve net olarak ortada görünüyor.

Edindiğim bilgilere göre Sarıgül hareketi, hemen yarın partileşme başvurusu yapsa, 74 il’de teşkilatları hazır durumda. Tahminim odur ki Sarıgül, Perşembe günü “Türkiye Değişim Partisi”ni kurduklarını kamuoyuna ilan edecektir.

Siyasi arenamızın sol yelpazesindeki iktidar arayışlarının devam ettiği süreçte, TDP’si 62. parti mi olacak, yoksa Sarıgül ve arkadaşlarının ifade ettikleri gibi iktidar mı olacak? Şimdiden önyargılı olmak, yanıltabilir. Zamanla her şey belli olur.

Bekleyeceğiz… Ve… Göreceğiz.


Başkan dediğin “Başkan gibi Başkan” olur
10/05/2009 - 22:13
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Siyasetin yozlaştığı günümüzde; oy alıncaya kadar her şeye “evet” diyen, ama seçildikten sonra sözünü “inkâr” eden veya “ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek isteyenler” hak etmedikleri o makamları “işgal ettikleri sürece” , ne bu Zonguldak’ta ne de bu ülkede kurtuluş olmaz. En çok yalan söyleyenin prim yaptığı günümüzde “ödülünüz aldatılmak ve pişman olmak ise” kime, hangi siyasetçinin sözüne güveneceksiniz ki? Seçim bittikten sonra maskeler düşüyor ve siz onların “gerçek yüzlerini” görüyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki “o sevimli, gülenç, cana yakın, alçak gönüllü yüz” sadece, ama sadece “maskeden ibaret”miş! Şimdilik, bir kenara “not etmekten başka” yapacak bir şeyiniz yok. Zamanı geldiğinde saç kesilir, kimin “kel” olduğu, “yoksa maske mi, gerçek yüzü mü?” olup-olmadığı da belli olur!
***
Aylık olarak yayımlanan ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olduğum Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Gazetesi’nde yayımlanmak üzere O8. 05. 2009 Cuma günü öğleden sonra saat 14.30–16.30 saatleri arasında, AK Parti’nin bir önceki Zonguldak İl Başkanı ve 07 Hazirandaki il kongresi için adaylığını açıklayan Celil Uzun ile uzun bir röportaj gerçekleştirdik. Deyim yerindeyse “sorulmadık soru” bırakmadık. Teklifimizi kırmadığı için, açık yürekliliği için, bizi ve kamuoyunu aydınlattığı için kendisine bu köşeden teşekkür ediyorum. Beğenirsiniz-beğenmezsiniz, ama ben (haberdar olmasa dahi) kendisini il başkanlığı döneminden beri beğenir, takdir eder ve eksikliğini Zonguldak olarak hissettiğimizi arkadaş-dost sohbetlerinde dile getiririm. Neden beğenirim? Çünkü benim nazarımda Celil Uzun; hizmet için, ilimiz için işbitiriciliğinin yanı sıra siyaset yapıp da dürüst kalabilen, siyaset yapıp da karakterinden-kişiliğinden ödün vermeyen bozulmayan-kıvırmayan, eğer söz vermişse arkasında kararlılıkla duran “örnek ve bir elin parmakları kadar sayabileceğim nadir siyasetçilerden” biridir.
Altını çizmekte fayda var; Celil Uzun ile bu röportaja kadar hiçbir diyalogumun olmadığını da bilmenizi isterim. Ben her zaman doğrudan, ilkeden ve dürüstlükten ödün vermeyen biri olarak; karşımda da öyle insanları nadir de olsa buldukça, içimden kendilerine “saygı ve bir sıcaklık duyarım” hepsi o kadar.
Hangi görüşten olursa olsun, Zonguldak’ın ve Türkiye’nin böyle siyasetçilere acilen ihtiyacı vardır. Ben iki yıldır tek başına iktidar olup da iktidarın nimetlerinden yeterince yararlanamayışımızın eksikliğini hisseden ve bunu açıkça ifade edenlerdenim.
Söz konusu röportajdan çok önemli iki başlık şöyle:
Ali Yıldız: - Eğer geçtiğimiz seçimlerde siz il başkanı olsaydınız Zonguldak Belediyesi alınır mıydı?
Celil Uzun: -Şunu söyleyeyim, “kesinlikle” alırdık. Neden alırdık, biliyor musunuz? Örneklerini de vereyim… Bizim dönemimizde çok zor şartlar vardı. Bir kere belediye bizim değildi. Hiçbir hizmet yapmamışız; Zonguldak’ta yapılan hizmetler ortada yoktu. Artı, bir de bu il, CHP ağırlığı olan bir il’di. CHP belediye başkanı vardı. Solun ağırlığı olan bir il’di. Biz şunu yaptık. İlk yaptığımız iş neydi, biliyor musunuz? Bütün mahallelerde ben teker-teker anket yaptırdım. Şekip Günaydın da, teşkilat başkanımızdı o zamanlar. Dedim ki “Bir dakika… Önce şöyle yapalım. Bütün mahallelere gidelim, önce anketimizi yapalım. Hangi mahallede ne durumdayız, ne eksiğimiz var ?” önce bunları masaya yatırdık. Sonra dedik ki kendimize “Bize ne lazım? Sol’da kuvvetli bir aday lazım”. Ne yaptık? Şerafettin Turpçu’yu (hepiniz biliyorsunuz) destekledik. Onun “bütün masraflarına kadar, seçim bürolarına kadar”. Yeter ki o, orada dursun diye. Şerafettin Turpçu da biliyorsunuz o zaman, “bin 907 oy” aldı. Biz de seçimi zaten “bin 296 oy” ile kazanmıştık. Yani CHP’nin oy’unu bölebilmek için o arkadaşı orada tuttuk. Dedik, bu da olacak mı? Olacak, tamam. Ondan sonra ne yapacağız? Üçüncü şık olarak; ev-ev dolaşmamız gerektiğini, gördük. Dördüncü şık olarak da, Bahçelievler’de (biliyorsunuz) nüfus yoğunluğu fazladır. En fazla seçmenin olduğu mahalledir. Anketlerde, en geri olduğumuz bölge de orasıydı. Anket yaptırdığımızda 18 puan gerideydik, 18 puan. Ve arkadaşlarıma, son bir haftada dedim ki “Her yerden ekipleri çekiyoruz; hiçbir mahallede ne bir bayan, ne bir genç, ne bir arkadaş olmayacak; hepimiz gidiyoruz Bahçelievler’e, 18 puan farkı 7 puana düşürmemiz lazım” dedim. Bakın “orada öne geçelim” demiyorum. “7 Puana düşürürsek, biz seçimi alırız” diyorum. Çünkü nüfus yoğunluğu orada fazla “ve biz son yaptığımız o çalışmalarla, aradaki puan farkını 6 puana düşürdük ve seçim kazandık”. Bütün olay bu’dur.
Bak, şimdi sen geliyor ve “Adayımız kötü!” diyorsun. Burası, sol bir memlekettir. “Solun oylarını bölecek hiçbir çalışma yapmıyorsun!” Artı, “yapılan hizmetlerin hiç birisini de, vatandaşa anlatmıyorsun!” 4 tane mahallede ” miting” yapıyorlar! Bizim zamanımızda “her mahallede 3’er tane miting” yapmıştık. Bırak makalenin kendisini, artık sokaklarına inmiştik. Sokaklarda artık miting yapmaya başlamıştık. Artı “en büyük tehlike nedir”, biliyor musunuz? Sandık başları için, bizim tüzükte şöyle yazar, “üç tanesi asil, üç tanesi yedek; üç tanesi de hanımlar ve gençlik komisyonlarından olmak üzere, toplam 9 üye bulunacak” der. Bırakın siz 9 üyeyi; “bizim yüzde 50 sandığımızda, bir tane adamımız yoktu!”.
Ali Yıldız: Sandıklara sahip çıkılmadı mı?
Celil Uzun: Kesinlikle… Başka bir olay daha var! O da teşkilatın aczidir. Sırf Beycuma’da seçim kazanabilmek için “800 tane seçmeni Beycuma’ya kaydırmaya kalktılar!” . Götürdüler… Şimdi Beycuma mı önemli, Zonguldak merkez mi önemli? “800 tane oy demek” yanındaki tanıdıklarıyla birlikte “en az 2 bin 500, 3 bin oy” demektir. Teşkilat bunu, göz göre-göre yaptı!
Ali Yıldız: Bilinçli mi yapıldı?
Celil Uzun: Tabi… Yani, bu görüldü ve bilindi! Beycuma’da seçim kazanabilinmesi için, bir takım arkadaşlarımız buradan 800 nüfusu alıp-götürdüler. Daha fazla da götüreceklerdi de, onu da Secaattin Bey, son anda fark etti. Valiliğe “itiraz dilekçesi verdi” de, ondan sonra bu olay durdu! Ondan sonra seçim kaybetmemen zaten mümkün değil.
Ali Yıldız: Giden, gitti mi?
Celil Uzun: Giden, gitti. Hatta daha da ileri gideyim; şu anda mahalle temsilcimiz olan adam bile gitti! Bırak oradaki nüfusu, “şu anda mahallemizde temsilci olan arkadaşımız bile, oraya gitti!” . Böyle bir çalışma ortamında, burada nasıl seçim kazanacaksınız?
Derya Akbıyık: Bilseydiniz, müdahale eder miydiniz?
Celil Uzun: Ederdim tabi. Bakın Secaattin Bey’e ben şöyle güveniyorum. Bir takım kesimler diyor ki “Soğuk yüzlü, şöyle, böyle falan” tamam haklılar, hepimizin eksikliği var. Ama Gonca için hiç kimse “yolsuzluk yaptı, iltimas yaptı, para aldı, şunu aldı, bunu yaptı” diye, kimse bir şey diyemez. Eee… Bir belediye başkanında olması gereken en önemli şey nedir? Bana sorarsanız “DÜRÜSTLÜK”tür. Haaa… Halk ile iletişimi zayıf ise, onu da teşkilatın kapatması lazımdır.
Secaattin Bey ilk seçildiğinde “Başkan, benden ne istiyorsun?” diye, sordu. Ben de “Bir şey istemiyorum, sadece istediğim şey ‘vatandaşımıza hizmet yapamasan bile selamı, sabahı kesme, bütün halkın belediye başkanı ol’ ” dedik. İnanın ki ben onun makamına beş sene zarfında 2 veya 3 kere gitmişimdir. Üçü geçmez. O da ya bakan gelmiştir, ya da başbakan gelmiştir, şudur-budur. Onun dışında gitmedim ve ona rahat çalışması açısından dedim ki “senin bir eksiğin varsa, bize söyle; biz teşkilat olarak, senin eksiğini kapatmaya çalışalım”. Biz de onun eksikliğini nasıl kapattık? Belediye tarihinde, bir sürü emekli yaptık biz burada. Tarihinde… Yasa çıkmış, yasa da diyor ki “borcu olan belediyelere kredi verilmez” diyor. Şimdiki Sanayi ve Ticaret Bakanımız Nihat Ergun, o zamanlar da Belediyelerden sorumlu Genel Başkan Yardımcımızdı. Gittim kendisine “bizim Zonguldak Belediyesinin, emekliliği gelenleri emekli yapabilmesi için 20 trilyona ihtiyacı var” dedim. Bana “yasa var, yasa gereği bunu yapamayız” dedi. Ben de “Senden özellikle rica ediyorum bu yasayı bizim için, bir seferliğine değiştirin! Bir şey yapın ” dedim. İşte Secaattin Gonca da orada, “TAMAM” dedi. “Bir haftalığına boşluk yarattılar, bir haftalığına” gittik kredi aldık, bitirdik işi. Yani istersen, her şeyi yapabilirsin.
***
Fazla söze gerek yok. Sözüm anlayana; Başkan dediğin “Başkan gibi Başkan” olur.


Bu işler “arkadaşlarını, dostlarını, çevreni bir arada tutma-tutabilme” özelliğidir
15/05/2009 - 19:35
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
7 Haziran’daki AK Pati İl Başkanlığına aday olacağını açıklayan eski İl Başkanı Celil Uzun ile gerçekleştirdiğimiz ve tamamı yakında Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Gazetesinde yayımlanacak olan röportajdan “gündeme damgasını vuracak” bazı alıntılar şöyle:
—AK Partinin Zonguldak’ta kuruluşu aşamasının her safhasında, Şekip Günaydın Bey kardeşimle birlikte görev aldım. Hatırlarsınız o zaman, Fazilet Partisinde birlikteydik zaten. Fazilet partisinde bir kongre olmuştu; Abdullah Gül Beyefendi ve Recai Kutan aday olmuşlardı. Biz o zaman, Abdullah Gül’ü destekleyen ekip olarak Fazilet Partisinden ayrılmıştık. O kongrede Abdullah Gül’ü desteklemiştik. Ondan sonra da, Abdullah Gül seçimi kazanamayınca, tabii partiyle yollarımız ayrılmıştı.
Daha sonra Ak Partinin kuruluş aşamasına gelince; sağ olsun Abdullah Gül Bey olsun, Abdüllatif Şener Bey olsun bana “Zonguldak’taki teşkilatlanmayı yap” dediler. Ben ve arkadaşlarım, birlikte bir istişare yaptık. Ve aramızda “İl Başkanı olarak Polat Türkmen Beyi önerelim” dedik. Onlar öncelikle bana söylemişlerdi, ama ben Alaplı’da olduğum için “İlk önce Zonguldak’tan bir arkadaşımız İl Başkanı olsun” dedik. Ak Parti’nin kurulma aşamasında biz, Abdüllatif Şener Beye, il Başkanı olsun diye Polat Beyin ismini verdik. Bizi kırmadılar, Polat Beyi İl Başkanı yaptılar. Hepimiz, bütün arkadaşlar yönetime girdik.
Daha sonra Milletvekilliği seçiminde Polat Bey bize “Ben, aday olmak istiyorum” dedi. Aday olmak için istifa edince, arkadaşlar beni il başkanlığına seçtiler. O günden 2007 yılına kadar İl Başkanlığını yürüttük. 2007 yılında da, milletvekilliği adaylığını bir deneyelim dedik. Sayın Başbakan’ın da iznini alarak, il başkanlığından istifa ettim. Daha sonraki gelişmeler neticesinde, biz listeye giremedik. Nasip değilmiş, diyoruz.
Hakikaten, bu dönemde de, il başkanlığını düşünmedim. Hatta arkadaşlarımızla oturup sohbetler yaparken… (Ben istifa ettiğimde, Hamdi Bey ilçe başkanıydı o zamanlar) Köksal Bey olsun, Polat bey olsun, Fazlı bey olsun dedik ki, onu il başkanı yapalım… Yaparken de konuşmalarımız şuydu: Vekillerimizin Rize, Gümüşhane, Trabzonlu olması nedeniyle (biz de Trabzonluyuz); “Zonguldaklı bir il başkanı yapalım ki, ‘bir denge’ oluşturalım” dedik. Çünkü o dönemlerde, bu konuda bayağı bir sıkıntı çekiyorduk. Ve o maksatla, buradan açık ve net söylüyorum, hatta “zorla il başkanı” yaptık. Hayati Yazıcı Bey o zaman, teşkilat başkanımızdı. İşte olmaz, ilçe başkanı olmaz gibi başka gerekçeler de, söylemişti. Ama biz zorla, kendisini il başkanı yaptık! Ama zaman içerisinde öyle gelişmelerle karşılaştık ki, Hamdi Bey kardeşimiz bizi “buradan NET söylüyorum” biz onu il başkanı yaptıktan sonra “bir gün bile” aramamıştır! Aradan iki sene geçti… Bırakınız siyaseten bir şey konuşmayı, insan birine derki “Nasılsın, iyi misin?” demek için arar değil mi? Öyle bir şey bile olmadı! Bir de bilmiyoruz sebebini, bir de bilsek sebebini (!), tamam kabul edeceğiz… Kongrelerden önce, birkaç kez ikaz ettik. O bizi aramayınca, biz onu aradık “Şunlar yanlış yapılıyor. Bak, şunları şöyle yap” dedik. Eeee “seçim sürecinde şunlar var, şunları yapalım” dedik, onları da dinlemedi. Şimdi seçim bitti, kongre geldi. Ona gene birkaç öneride bulunduk. Yine dinlemedi. O zaman “haaa bunda başka bir iş var” dedik.
Dikkat edersiniz, bu sabah yaptığımız basın toplantısındaki arkadaşlarımızın hepsi, Ak Partinin kurucularıydı. Dedik ki “Kurucular olarak, artık bu işe el atma zamanı geldi. Bu işi daha fazla boş bırakamayız” dedik. O sorumluluk içerisinde bu işe soyunduk. Bizim niyetimiz, halistir. Çünkü neden? Biz onları da bu işin içine katarak, partimizden hiçbir kimseyi kaybetmeden, bu işli yapalım diyoruz. Onun için de bu kongre inşallah, hayırlara vesile olacaktır diye, düşünüyoruz. Ve adayız, adaylığımız da onun içindir.
(…) Öncelikle şunu söyleyeyim, teşkilatımızın 2007’den sonraki bu seçime hazırlanma süreci tamamen hatalıdır, hatalı bir süreç geçirdiler. Bir kere; kendi belediye başkanlarını yıpratmaya başladılar! Gazetelerde, televizyonlarda ben izliyordum; Secaattin beyin hakkında ileri-geri konuşmalar oluyordu! Bunlar, iyi bir şey değil, kendi belediye başkanıydı sonuçta. İkincisi; adaylık süreci içerisinde de, çok yanlış olaylar oldu! Bizim burada belediye başkanımız varken, onu kırıcı mahiyette, başka isimler çıktı, başka isimler açıklandı! İsimler çıkabilir, sorun değil evet isim çıkar, ama o süreci idare etme olayı etik olmadı. Hem onu kırdılar, hem çıkan diğer adaylarımızı kırdılar! Böyle bir sıkıntı yaşandı. Üçüncüsü de; ben şunu söylüyorum: “Bizim dönemimizde, Zonguldak tarihinde yapılmamış bütün yatırımlar yapıldı. Ama… Bunu, maalesef vatandaşa anlatamadılar!”
Şöyle bir baktığınız zaman; çöp meselesi (bu gün halledilmiş vaziyette), kanalizasyon (bu gün başlanmış vaziyette), su problemi vardı (bu halledilmiş vaziyette), su fiyatları düşürülmüş, yollar yapılmış, şehir geçişi yapılmış, seneler sonra asfaltlama çalışmaları yapılmış, okullar yapılmış, hastaneler bizim dönemimizde yapılmış. Hatta şu “derenin üzerinin kapatılması” olayının protokolünü biz, bizim il başkanlığımız dönemimizde imzalamıştık. (O zamanlar Veysel Bey, DSİ’nin Genel Müdürlüğünde müsteşardı. O zamandan kalmadır; bütün bu işleri yapmıştık) TTK’ya 4 bin–5 bin işçi aldık. TTK’ya tarihinde görülmemiş şekilde, yatırımlar yaptık. Özelleştirmelerde, yeni iş sahaları açtık. Redevanslı saha kanunu’nu çıkardık. (Hiç yapılmayacak bir şeyi biz, kanun haline getirdik. O zamanlar oralarda 400–500 işçi kaçak olarak çalışıyordu. Şimdi oralarda, yasal olarak 5 binin üzerinde insan çalışıyor)
İşte bu şehre bu kadar hizmetler yapılmışken, niye seçim kaybedilir? Daha doğrusu şöyle bir şey var. Belki de arkadaşlarımız iyi niyetli olarak çalışmak istemişlerdir, ama… Maalesef bu işler “yetenek gerektiren” işlerdir. Maalesef bu işler “önünü görme” olaylarıdır. Bu işler “arkadaşlarını, dostlarını, çevreni bir arada tutma-tutabilme” özelliğidir. Bunları, maalesef teşkilatımız bu dönemde yapamadı! Yapamayınca da, altında kaldı, ezildiler. Bir örnek vereyim ben size; bizim belediye başkanımız açıklanıyor, aday olarak buraya geliyor, il başkanımız diyor ki “ne yapalım, bundan iyisini bulamadık! Bunu aday yaptık”. Böyle bir cümle olur mu hiç? Bu cümleyi söylüyorsan; bir kere sen, olaya “beş sıfır mağlup” başlıyorsun! İkinci mesele de, seçim bitiyor; diyorsun ki “biz bu sonuçları alacağımızı biliyorduk” diyorsun! Hadi bakalım! Bir il teşkilatı, bu sonuçları alacağını biliyorsa (!), o zaman sen, niye gerekli çalışmayı yapmadın? Veya önlemini almadın ki, bu sonuçları aldın?
Ali Yıldız: -Bir art niyet gözlemliyor musunuz?
Celil Uzun: -Ben art niyet gözlemlemiyorum, ama “yetenek meselesidir” diyorum; “ileriyi görememek meselesidir” diyorum.
(…) Hani derler ya “yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır” diye; ben geçmişte yaptıklarımıza güveniyorum. Partimiz kurulduğunda burada sıfırdı. Giderken “yüzde 44 oy oranıyla teslim ettim” de, gittim. Altı tane ilçemizden “5 tanesinin belediye başkanlığını kazanarak” gittim. 26 tane il genel meclisinden, 22 tanesini teslim ederek gittim. Bütün hizmetlerimizi, yaptık da gittik. Ama şimdi, partimizin geldiği nokta “yüzde 44’den, 2002 yılında bile aldığımız oyun yüzde 36’sına gelmiş, yani altına düşmüş!”. Onun için biz, “yolsuzluğa bulaşmamışız. Hiç kimse bizim için ‘dedikodu bile yapamadı’ bu ortamda. Bizim adaylığımız hem engellenmez, hem de biz başarılı oluruz. Delegeler, bunu biliyor zaten” biz ona güvenerek “kesinlikle” diyoruz.
Mesela “Hamdi Başkan, delegelerin çoğunu akrabalarından yaptı” diyorlar. Önemli değil. Ben onlarla da konuşuyorum. Genelde “tepkili olanlar da” Hamdi başkanın akrabaları zaten! Çünkü hiçbir iş yapılmamış! Onun için bir sıkıntı görmüyorum. Biz yine, il başkanlığını kazanacağız.
Ali Yıldız: -Enerji Bakanı Hilmi Güler, kabineden ayrıldı. Zonguldak’da enerji bakanlığına bağlı birçok kurum var. Örneğin TTK var. Yatırım açısından, ödenekler açısından bir kayıp söz konusu olur mu?
Celil Uzun:-Hayır, hayır; yeni bir heyecandır. Ben öyle görüyorum. Şimdiki enerji bakanımız da, biliyorsunuz başbakanımızın danışmanıydı; o konuları çok yakından bilir. Onun da en az Hilmi Güler Bey kadar başarılı olacağına da, inanıyorum. Bunu bir “nöbet değişimi” olarak görmek lazımdır. “İl yönetimindeki değişiklikte de”, ben bunu söylemeye çalışıyorum. “Değişiklik” bunun için gerekiyor. “Yeni bir heyecan, yeni bir çalışma temposu kazanırsın; yeni hedefler ortaya koyarsın”. Ama… Devamlı o görevde kaldığın müddetçe, kendini yenileyemezsin. İşte” başbakan da”, onu yapmıştır.


Dediği aynen şu:
19/05/2009 - 22:04
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

“Ben bu arkadaşları vitrine koyacağım ve gidip ‘Yerli-Yabancı Propagandası’ yapacağım! Ve… Seçimi kazanacağım!”
AK Partinin bir önceki Zonguldak İl Başkanı Celil Uzun ile gerçekleştirmiş olduğumuz röportajda, o kadar önemli ve detaylı konular var ki, hangi birini bu makaleme yazsam “hep bir şeyler eksik kalıyor”. Tekrar tekrar okuyup, ayrıntılara indikçe, hem hayretler içinde kalıyor hem de Celil Uzun’un “kişiliğine, bilgisine, becerisine, temiz, açık ve net siyasetine karşı, içinizden ‘gizli bir hayranlık’ ” duyuyorsunuz! Hele bir de “yazılmasını” istemediği bir bilgi var ki, müthiş! Hem de belgeli. Zamanı gelince, basına açıklayacağını söyledi.
Bu satırları, ben yazmamış olsaydım; okuduktan sonra “amma da taraflı yazılmış” derdim! Ama hiç de öyle değil. Neden? Çünkü “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmamak; önyargılı olmamak” lazımdır. Şimdi, sorum şu: Günümüzde dürüst siyasetçi olmak, adam gibi adam olmak, herkesi ve herkesimi korumak kollamak üzere siyaset yapmak için yola çıkmış ve yola çıktığı ilkelerinden ödün vermeden kalabilmiş, kaç tane siyasetçi tanıdınız? Benim tanıdığım birkaç tanesinden biri de, Celil Uzundur. Eğer ki, benim şu anda bakmış olduğum “temiz toplum, temiz siyaset, temiz politikacı, temiz insan ve AK Partinin tek başına iktidarında Zonguldak’ımıza hangisi daha iyi hizmet yapar penceresinden bakarsanız” bu Röportajın tamamı yayımlandığında, benimle hemfikir olacaksınız, demektir. Bilinmesi gereken, tokat etkisi yaratan şu alıntılar, oldukça önemli.
***
—Ben ilk başta, Hamdi Uçar’ın başkanlığındaki bir listenin devam etmesini istemiştim. Ama şu anda görevde olan bazı arkadaşlarımızın, yeni listede olmamalarını istemiştim. O arkadaşlarımızın artık dinlenmeleri gerektiğini, söylemiştim. Nasıl ki başbakanımız bu gün kabinede 8 tane bakanımızı değiştiriyorsa; “yönetim, 3 kişiyi dinlendirmeliydi”. O arkadaşlarımız artık yoruldular, diyorum. Artı, tepki çeken arkadaşlarımız var. Bunlar gözüküyor ve herkes de, görüyor. Yönetimimiz de biliyor. Sizler de, biliyorsunuz. Herkes de, biliyor. Bunun gerçeğini konuşalım, saklamanın bir anlamı yok. Bizim söylemeye çalıştığımız şey budur. Hatta ben, Hamdi başkana dedim ki “Sen konuşamıyorsan, ben konuşayım o arkadaşlarla. Ben ikna edeyim onları, ama onları da kaybetmeden ikna edeyim” dedim. Ama maalesef bunda başarılı olamadık, ama geldiğimiz nokta bu oldu! Ben hatta Hamdi Uçar’a “Gel, benim il başkanlığımda seninle birlikte çalışalım” dedim. Sabahki basın toplantısında da anlattım. Güldüler tabii (!), ama teşkilatçı bir adam, bu teklife gülmez. Neden gülmez? Abdullah Gül’de bu memlekette, başbakandı. İstifa etti. Geçti, Tayip Bey’in başbakanlığı altında, bakan olarak görev yaptı. Daha sonra Allah onu, Cumhurbaşkanı yaptı. Değil mi? Nereden, nereye? Niçin yaptılar? Teşkilat için, yaptılar. Memleket için yaptılar.
Yani burada hiç kimse, -nefsine yenik düşüp- de “Ben başbakanım. Ben onun altında çalışmam” demedi. Bizim de ona teklifimiz, buydu. Ama… Bunu da kabul etmedi. Şimdi geldiğimiz nokta ne? Ama şimdi, o günkü noktada değiliz artık.
“Ben hiçbir zaman, arkadaşlarını terk edecek kişilikte olanlardan değilim”. Benimle birlikte burada 15–20 arkadaşımız yola çıktı. Ben bu teklifi onlara, bu yola çıkmadan önce yapmıştım. “Yola çıktıktan sonra, arkadaşlarımı kesinlikle yolda bırakmam”. Bunun gereği ne ise, onu yaparım artık. O zamanki kriterler, başka şey tabii ki.

—Hamdi Uçar’a onu söylediler zaten. O günkü şartlarda biz de kendisine “tek liste yapalım” demiştik. O günkü şartlarda olabilirdi.
Hatta başka bir şey daha söylemiştim. Parti, sadece bizden ibaret değil ki, öyle değil mi? Bu partinin ilçe başkanları var, ilçe yönetimleri var. Belde başkanları var, belde yönetimleri var. Belediye başkanları var, belediye meclis üyeleri var. İl genel meclisi başkanı var, genel meclis üyeleri var. Milletvekilleri var. Delegeleri var. Gençlik kolları var, hanım kolları var. Birçok komisyonlarımız var, değil mi? Hamdi başkana dedim ki: “Bunları toparla, bir forum yap. Herkesin görüşünü al. Herkesin önerisini al. Herkes sana bir isim versin. Mesela gençlik kolları isim versin, kadın kolları isim versin, engelliler komisyonumuz isim versin, belediye başkanları isim versin, milletvekillerimiz isim versin… Eğer birlik-beraberlikse, bu işler böyle olur” dedim. Yoksa “benim isimlerim şunlar, al bunları yaz” demedim ki! Böyle olmaz ki, zaten! Zaten o zaman, bu işi yürütemezsin ki! Bizim teklifimiz de, ona buydu. Ama bu teklifimizi de, dinlemedi.
Dediği aynen şu “Ben bu arkadaşları vitrine koyacağım ve gidip ‘Yerli-Yabancı Propagandası’ yapacağım! Ve… Seçimi kazanacağım!”
Bir il başkanına, böyle bir cümle kullanmak, yakışır mı? Şahitte, Devrek Belediye Başkanımız Özcan Ulupınar’dır. İlk karşı çıkan da, o oldu. Dedi ki “Başkan, sen yanlış konuşuyorsun! Ben, Devrek’in yukarısındaki köydenim. Devrek’e indiğim zaman bana ‘Sen Devrekli değilsin’ diyorlar! Bu -yerli yabancı olayından- en büyük acıyı, ben çekiyorum. Bunu, sakın konuşma. Sen, il başkanlığını yapamadın. Bize, Celil Ağabeyi arattırdın” dedi. Üçümüzün arasında konuşulan sözler de, bunlardır. Ama arkadaşımız anlamadı! Hala da… Aynı yoldan gidiyor! Ne demektir, “yerli-yabancı” olayı? Sen “Yerli-yabancı Propagandasıyla” teşkilatı, nereye götürebilirsin? Akrabalarını delege yaparsın, partiyi küçültürsün; ondan sonra da, dediğin gibi bunu yaparsın!
Arkadaşlar ben, Zonguldaklılarla kongre yaptım. Zonguldaklılarla da, siyaset yapıyorum. Burada böyle bir “yerli-yabancı ayrımının” ne anlamı var ki?
Ben, az önce de anlatmıştım. İl başkanlığından ayrıldıktan sonra da, hiçbir zaman partimin dışında kalmadım. Bakanlarımızla gittim görüştüm. Gelen belediye başkanlarımızla görüştüm. Hepsinin sorunlarını, Ankara’ya taşırım. Artı, teşkilatımızdan işi olan çoğu arkadaşımız bizi aramıştır; o arkadaşlarımıza elimizden gelen her türlü gayreti göstermişimdir. Yapabildiğim kadarıyla, hepsine yardımcı oldum, oluyorum. Ama ben, hiç bir zaman bu işin dışında kalmadım. Ama bize bir kere olsun “gel şurada şu çalışmayı yapmamız gerekiyor, şuraya şu ‘selamı’ vermemiz gerekiyor”, denmedi! O nedenle ve böyle denmediği için ben, (yerel seçimler öncesi) arkadaşlarımla birlikte ilçe-ilçe program yaptım ve partime, teşkilatıma çalıştım. Bütün ilçelere gittim, çalıştım. Ben il başkanı değilim, hiçbir şey değilim, ama partimiz için çalışmak zorundayız.
Mesela seçim sürecinde, şimdiki Beycuma belediye başkanımız Vural Bey, beni aradı. Dedi ki “Ağabey, buradaki seçimler biraz sıkıntılı geçiyor. Gel, şu Beycuma hapishanesine bir el atalım” dedi. Tamam, dedim. Gittim araştırdım. Alaplıdan, Ereğliden arkadaşlarımızın-dostlarımızın-tanıdıklarımızın Beycuma Hapishanesinde yatan akrabaları, dostları varmış. Ve gittik, görüştük o arkadaşlarla. Yeter ki bize oy versinler diye, diğer arkadaşlarını etkilesinler diye. Oradaki kader mahkûmu arkadaşlarımızın talepleri doğrultusunda, koğuşlarını bile değiştirdik. Ve oradaki bütün oylar, Vural arkadaşımıza çıktı. Çalışmadır işte bu. Bu çalışma değil midir?
Derya Akbıyık: -7 Haziran’a kısa bir süre kaldı. Listeniz hazır mı?
Celil Uzun: -Yok, yok… Biz herkesin görüşünü alıyoruz. Bize teklif edilen arkadaşları yazmaya başladık. Bize gelen teklifler doğrultusunda, şunları yazın diye 80’in üzerinde arkadaşımız oldu. Biliyorsunuz, yönetimimiz 40 kişiden oluşuyor. Tahminim, seçime kadar 150’nin üzerinde arkadaşımız olacak. Bu isimlerin arasından seçmemiz gerekecek. Onu da, ben kendi başıma yapmayacağım. Zaten ben bunu, arkadaşlara söylüyorum. Ben bu listeyi, kendi başıma yaparsam, zaten olmaz. Yine geniş bir platformda; hangi arkadaşlarımızı, nasıl yazalım diye ve onları da kaybetmeden bir yolunu bulacağız. Şu anda “80’e yakın arkadaşımız, yönetimde görev almak için” bize müracaat etti. Biz de inşallah, iyi bir yönetim yapmaya çalışacağız.


Bu ceza, kime?
25/05/2009 - 02:00
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

29 Mart yerel seçimler öncesinde AK Partili belediye başkanı Secaattin Gonca döneminde başlanan ve Haziran ayı sonunda bitmesi planlanan “Acılık deresi üzeri köprülü yol inşaatı” bilindiği gibi hükümet binası önünden başlıyor, Kargo önünden çıkıyor. 18 metre genişliğindeki köprülü yol, Kozlu istikametine giden karayoluna bağlanacak ve Zonguldak trafiğini bir nebze de olsa rahatlatacak. Bu karayolu inşaatının “bazı nedenlerden dolayı ‘özellikle son bir aydır’ yavaşladığına” tanık olmaktayız! Acaba, neden?
Çok yönlü araştırmalarımız neticesinde edindiğimiz bilgiler, gelinen son durum ve ileri sürülen iddialar, yenilir-yutulur ve yabana atılır cinsten değil!
Acılık deresi üzerine yapılan köprülü yol yapımı nedeniyle, yolun liman tarafındaki sınırına ait, yani “TTK Limanı’na ait uluslar arası gümrüklü alanın, ISPS kodu çerçevesinde SERTİFİKA ALAMAYACAĞI sorunu ile karşı karşıya” bulunmaktayız! Söz konusu ISPS kodu çerçevesinde sertifika alınabilmesi için, “derenin gümrüklü saha kenarına doğru 200m uzunluğunda ve 3m yüksekliğinde bir beton duvar yapılması; artı, üzerinin de dikenli teller ile ‘güvenlik altına alınması’ gerekiyor”.
İleri sürülen iddialara göre, İki hafta önce bu sorunla ilgili olarak ili yönetenlerin bir araya geldiği bir toplantı yapıldı. Sorun, çözüme kavuşturulamadığı için de, ikinci toplantı geçen hafta yapıldı.
Bu yolun “Kargo önünde bulunan (Güven Yazıhanesi karşısındaki) ‘dökerel köprüsü’nün” ömrünü doldurmuş olması, metal yorgunu olması ve kentin önünün açılması, ödeneğin alınabilmesi için, bir an önce yıkılıp “acilen yapılması” gerekiyor. İl koordinasyon kurulunun ilk toplantısında, 29 Mart seçimlerinde Zonguldak halkının büyük umut ve beklentileri ile göreve gelen Zonguldak belediye başkanı Eşref, 21 Hazirandaki festivali gerekçe gösteriyor. Ve… “önce valilik tarafındaki köprülü yolun kargoya geçişini yapın, gümrüklü alandan gidiş-gelişi verin, daha sonra Güven Yazıhanesi karşısındaki küçük köprüyü yapın” teklifini önererek; dökerel köprüsünün biran önce yıkılıp-yapılmasına, karşı çıkıyor!
Gümrüklü saha tarafındaki 200m uzunluğunda ve 3m yüksekliğindeki beton duvarın yapımı, belediyeye ait olduğu halde, yüklenici firma işlerinin bir an önce bitmesi için bu işi kendisinin de yapabileceğini öneriyor. Neden? Çünkü zaman, işçi ve emek kaybı nedeniyle, her geçen gün zarara uğruyor. Artı, yüklenici firmaya zorluk çıkarıldığı için, işçi ve malzemelerinin tamamını bir an önce taşırsa ve yatırım durursa, kimse şaşırmasın! Çünkü iş makineleri, hâlihazırda boş duruyor! Bu bağlamda Eşref’in önce “muhalif olduğu önerisindeki ısrardan vazgeçmesi” gerekiyor. Çünkü bu iş, bizzat belediye başkanının görevi dâhilindedir. Zamanında “evet” denmediği için, bu gün “festivalin iptal edilmek zorunda kalındığına yönelik görüşler” ileri sürülüyor.
Eğer, zaman kaybına neden olunmasa ve Eşref önerisinde ısrarcı olmasaydı; hem festival yapılabilir, hem de dökerel köprüsü yapılabilinirdi. Nasıl mı? Dünyanın sayılı ordusuna sahip olduğumuzu, biliyoruz. Üstelik TSK’ nın “8 saatte portatif köprü yaptığını” da, biliyoruz. Valilik ve Güven Yazıhanesi karşısından, yani iki taraftan geceli-gündüzlü destek verilerek bu yatırım bir an önce bitirilebilir ve böylece “bu sanal sorun” aşılabilinirdi.
Bu bağlamda ileri sürülen iddialara göre; çözümün değil de sorunun bir parçası olan Zonguldak Belediye Başkanı Eşref, kurtuluşu; her yıl düzenli olarak yapılan Karaelmas Kültür ve Sanat Festivali’ni “iptal” etmekte, buldu! Oysaki belediye başkanı ve yetkilileri, daha önceleri sorduğumuz soruları yanıtlarken “festivalin yapılacağı yönünde” beyanlar veriyorlardı! İki ayda ne oldu, ne değişti ki, festival iptal edildi? İki ay önce de kriz vardı, beş ay önce de kriz vardı, bu gün de kriz var. Peki… Kriz “bahane” değil ise, nedir? GERÇEKLER, NİYE GİZLENİYOR?
Buna karşılık, halkın büyük teveccühleri ile belediye başkanı seçilen Eşref, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada “krizi bahane ederek ‘Karaelmas Kültür ve Sanat Festivali’nin ‘İPTAL EDİLDİĞİNİ’” kamuoyuna deklare etti! Bu gelişmelerden sonra, duygu ve düşüncelerini sorduğumuz Zonguldak halkı; “Bir tek Festival eğlencemiz vardı, ama onu da iptal ettiler” diyerek, “sahipsiz bırakılmalarından” şikâyetçi olduklarını söylediler.
Yine edindiğimiz bilgilere ve ileri sürülen iddialara göre, Eşref’in “AK Parti’nin projesi” diyerek, iki aydır dere inşaatının yavaşlamasına neden olunduğu yönünde “iddialar” var! Eğer ki bu iddialar doğru ise ve bu projedeki gecikme bu iddialardan kaynaklanıyor ise, Zonguldak milletvekillerine de, görev ve sorumluluklar düşmüyor mu?
***
Daha dün bir, bu gün iki demeden; su faturalarındaki ÇTV’ lere, hane başına yüzde 300 zam yapmak, “çöp maliyetini, vatandaşın üzerine yüklemek” değil ise nedir, neyin göstergesidir? Eşref’e oy veren Zonguldak halkını ödüllendirmek midir, cezalandırmak mıdır?
Çevreye harcanan hiçbir şeyin MALİYETİ olmaz, olamaz. Çevreye harcanan paranın maliyet olarak görülmesine, hepimiz karşı çıkmalıyız. Çevreci sivil toplum kuruluşları hani, nerede?
Evet, dostlar; çözüm sorunun içinde! Yeter ki “ufkunuz” geniş olsun. Fotoğrafa baktığınız zaman, tek bir kareye değil, “olayın tamamına odaklanmak” lazım. Çözülemeyecek sorun yoktur. Bu sorunların, daha fazla zaman kaybına uğramadan; Zonguldak’ın idari ve mülki yetkilileri tarafından çözülmesi gerektiği, düşüncesindeyim. Ne dersiniz, yanılıyor muyum?
ZKÜ Rektörü Prof. Dr. Bektaş Açıkgöz ile Zonguldak sohbetleri
27/05/2009 - 23:06
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Gazetesi olarak, Başkan Derya Akbıyık ile birlikte, mezun olduğum adıyla Hacettepe Üniversitesi, mevcut adıyla Zonguldak Karaelmas Üniversitesi (ZKÜ)’nün “sürekli olarak başarılara imza atan Rektörü Prof. Dr. Bektaş Açıkgöz”ü ziyaret ettik. Hem 60’cı yılını kutladığımız cemiyetimizin 30 Mayıs’taki Kongresine davet ettik, hem de “Zonguldak’ımızın tarih sayfalarına gizlenmiş bilinmeyenlerini” siz değerli okurlarımızın ilgi ve bilgilerine takdim etmek üzere “gün ışığına çıkarmak için” hoş ve keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Artı, yeni edindiğimiz bilgi ve haberleri, sizlere ulaştırmanın “muradına” eriştik…

Çağ yaratan kurumlarımızdan, gözbebeğimiz ZKÜ’nün Rektörü Prof. Dr. Bektaş Açıkgöz’ün “akademisyen gözü ile” Zonguldak’a baktık. Zonguldak tarihinin gizemli tarih sayfalarından, günümüze ve geleceğin ufuklularına doğru muhteşem bir zihinsel yolculuk yaptık. Bu yolculuğun tamamını okurken, Zonguldak’ın tarihiyle de yüzleşecek ve aynı zamanda da, keyifli bir yolculuğun yolcuları olacaksınız. Yaşamakta olduğumuz Zonguldak’ı içinize sindirecek ve Zonguldaklı olmanın, kentli olmanın bilincine erişeceksiniz… Özetle biz, bilinmeyenleri öğrendikçe, keşfedilmeyenleri keşfedince ve “Zonguldak’ın tarih sayfalarına notlar düşülürken”, görevini yapmanın o dayanılmaz hafifliği ile kanat çırptık. Ve… Üniversite ile şehrin birlikteliğine, bütünleşmesine, dayanışmasına, kaynaşmasına doğru yelken açtık. Sohbet konularının başlıkları, özetle şöyle:

1- ZKÜ İletişim Fakültesi kararı, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK)’ten geçti. Şu anda Bakanlar Kurulunda imzaya açıldı. ZKÜ İletişim Fakültesi kurulacak. Zonguldak basınında yayımlanmış gazetelerle ilgili, güzel bir arşiv oluşturuluyor.

2- Zonguldak 1898 yılında Kastamonu sancak beyliğine bağlı kaza olmuş. Kaza olduğu dönemlerde, Kozluda 14 hanede 143 kişi var. Kilimlide 42 hane var, 294 kişi yaşıyor.

3- 1899 yılında Fransızlar, Zonguldak’a “Madenlerdeki Fransızların haklarını takip etsin diye” Konsolos yollamışlar. Konsolosa ayıp olmasın diye, Zonguldak “kaza” yapılmış.

4- 1909 yılında memurlar, hükümete şikâyette bulunmuşlar. Zonguldak çok pahalı geçinemiyoruz, bizi buradan tayin edin, diye. (keza hala öyle)

5- O zamanlar Zonguldak belediyesi “paramız yok ben iş yapamıyorum” diye, hükümete şikâyette bulunmuş. (keza hala öyle) Zonguldakta çıkan madenlerden rüsum alma teklifinde bulunmuş. Hükümet bu teklifi reddetmiş. Sonra Zonguldak belediyesi madenlere makine getiren tüccarlardan para alma teklifinde bulunmuş. Bir süre bu rüsumu almış. Hükümet bu rüsumu da yasaklamış. Bunun üzerine hükümet, Zonguldak belediyesine şöyle bir teklifte bulunmuş. Memurlar için ucuz evler yaptırıp, kiraya verin, belediye için de gelir olsun, demiş.

6- 1910 yılında Zonguldak şehir planı yapılmış! Ama henüz bu plana ulaşılamadı, araştırılıyor. 100 yıl önce şehir planlanırken, ne düşünülmüştü, acaba?

7- Zonguldak ve havalisi, 1848 yılından itibaren kömür maden işletmeciliğini bilen ve ocakları işleten yabancı kökenliler, özellikle 1882 yılından sonra işçi açıklarını karşılamak üzere yöremize yerli ve yabancı göçleri teşvik ederler. Maden işletmecisi olarak Rum, Ermeni, Fransız ve İtalyanların gelmesiyle birlikte, yöremizin nüfusu hızla artar.

Milli mücadelenin başlarına gelindiğinde, Zonguldak şehir merkezinde yabancılar ve azınlıklar hâkim duruma geçerler… Bu durum karşısında Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, Zonguldak Kömür Havzasının tehlikede bulunması, Zonguldak’taki Türk nüfusunu artırmak vs gibi gerekçelerle, Zonguldak’taki Müslüman askerlerin muafiyetini isteyen “Zonguldak’ta Askerlik Muafiyeti” hakkında 4 Mayıs 1920 yılında bir kanun teklifi hazırlar. Reddedilir. 21 Ocak 1922’de tekrar teklif verir. Hükümet “bir ayrıcalık yaratır” diye reddediyor. Daha sonra, 1922 yılında “hükümet kararnamesi” olarak, kabul ediliyor.

8- Kömür olduğu için Zonguldak, 1899 yılında ilçe oluyor. O zamanlar Ereğli, Bartın, Hamidiye (!) de ilçe. Hamidiye ilçesi bu günkü Çaycuma, Devrek ve Gökçebey’den oluşuyor! Sonra, Zonguldak il yapılırken Safranbolu (Karabük) de Zonguldak’a bağlanıyor. 9- Zonguldak’ın adliyesi 1902 yılında açılmış! O zamanlar Zonguldak’ta adliye sisteminde Şeriat Mahkemesi (Evlenme, hukuk, kadı vs sistemi) var. O zamanlar hiç Nizamiye Mahkemesi açılmamış!

10- Hamidiye ilçesinde “İlçe merkezi Devrek mi, Çaycuma mı?” diye, sürekli bir çekişme varmış! O zamanlar Çaycuma’nın orijinal adı “Çarşamba” olarak geçiyormuş. Zonguldak Çarşambanın adı, Samsundaki Çarşamba ilçesi ile karıştırıldığı için, Çaycuma yapılmış.

11- Ahmet Zeki Yeldere “Zonguldak Maden Mühendis Mektebi”nden, Şair Behçet Kemal Çağlar’ın sınıf arkadaşı. Zeki Yeldere, okulu bitirdikten sonra maden mektebinde asistanlık yapmış. Okul 1932 yılında kapatıldığında okulun asistanları, tekrar açılması için girişimde bulunmuşlar. Okulu, Tekniker Okulu olarak, devam ettirmişler. Ve bu sayede, yeniden mühendisleri Zonguldak’ta yetiştirmeye devam etmişler.

12- Fenerdeki “deniz kulübü”nü, Ahmet Zeki Yeldere yaptırmış.

13- Ahmet Zeki Yeldere, Şair Behçet Kemal Çağlar,’a “10. Yıl Marşının Şirini biz yazdık. Marşı biz beraber yaptık. Sen, ‘ben yazdım’ diye, çıktın ortalığa” diyerek, takılırmış. 14-Sıtkı Koçman, onuncu yıl marşını “öğrencileriyle beraber, Zonguldak’a” yazmışlar.

15- Osmanlı döneminde, henüz karayolu olmadığı için “Osmanlı topraklarına yapılacak olunan demiryolunun sağındaki ve solundaki madenleri işletme hakkını Osmanlı, demiryolunu yapanlara verilmesi karşılığında” demiryollarını yabancılara yaptırtmışlar.

16- Cumhuriyet döneminde, Fransızlar ve İtalyanlar Zonguldak’ta madenleri işletiyorlar. Cumhuriyet, Zonguldak’ta iş bankasına 4 tane şirket kurduruyor. Devlet, yabancı ticari işletmenin karşısına, yerli ticari işletme ile çıkıyor. Bu şirketler işçilere “sosyal konutlar” yaptırıyor. İlk defa, düzgün maden haritaları yapılıyor. Madenler, Etütlendirilerek işletilmeye başlanıyor. Bizim şirketler, düzgün işletmecilik yapınca, gayri milli işletmeler çekilip gidiyorlar. Yani madenler “kendiliğinden” devletleştiriliyor.

17- Zonguldak, kurtuluş savaşı sırasında işgal ediliyor. Ama Zonguldak’ın kurtuluş savaşındaki bilinmeyen yönü “kurtuluş savaşının bütün telgraf haberleşmesi Zonguldak üzerinden” yapılıyor. Yani Zonguldak, İstanbul’a bağlantı veriyor.

18- Maden şehitleri anıtında, 1917 yılında madenlerimizde çalışırken ölmüş olan Ermenilerin adlarını göreceksiniz. Zonguldak ticaret odasının 1924 yılındaki 11 üyesinin 7’si Ermeni’dir. Hani soykırım yapmıştık? Buna en güzel cevap, bu örneklerdir.

19- Zonguldak üzerine yapılmış 2 tane tez var. Bir de Amerikalı Ronald Kuartet adında Cumhuriyet yazarı var. Zonguldak’taki işçi hareketleri ile ilgili 3 tane kitap yazmış. 1968 yılında gümüşlerle ilgili bir tez yazılmış.

20- Amele birliği hastanesini, Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey kurdurmuş.

21- 2–4 Temmuzda Zonguldakta Kültür Araştırma Derneği’nin medya kültür sempozyumu var. ZKÜ, sadece Kültür ve Araştırma Derneği’ne salon ve yer tahsisi konusunda yardımcı oluyor. Programı düzenlemiyor.

22- 2010 yılında, Zonguldak’ta “Kimya Kongresi” yapılacak. ZKÜ, Beyin cerrahisi kongresini de, almaya uğraşıyor.

23- Karabük’te çok ilginç bir model yaptık. Belediyeyi zorladık. Karabük Belediyesi ve TOKİ ortaklığında, bin 428 öğrencilik “öğrenci yurdu” yaptırdık. Kredi ve Yurtlar Kurumu (YURTKUR) olarak da, öğrenci evlerini kiraladık. Her ay Karabük Belediyesinin kasasına, 100 milyon TL para giriyor. Karabük Belediyesi için, büyük bir gelir.

Şimdi Zonguldak Belediyesi, benzer şekilde TOKİ ile ortaklık kurup, bin kişilik bir yurt yaptırsa… Çok büyük bir gelir elde eder. Söyledim. Söylüyoruz… Mesela, Karabük Belediyesi bunu nasıl yaptı? TOKİ’ye 2 tane arsa verdi. TOKİ, arsalardan birine öğrenci evleri yaptı, YURTKUR’a kiraya verdi. Diğerine konut yaptı ve yaptığı konutları, sattı. Benzerini de Çaycuma’da yaptık, ama onu Çaycuma Belediyesi işletiyor. Karabük modeli, budur. Çaycuma modeli de, budur…

(Ali Yıldız) “Zonguldak modeli” hani, nerede? Beklesek mi, beklemesek mi acaba?

Zonguldak Valisi Erdal Ata ile YOK’larımızı VAR yapmak
29/05/2009 - 22:16
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ


Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti olarak, Cumartesi günü yapılacak olan Genel Kurulumuza davet etmek üzere, Zonguldak Valisi Erdal Ata’yı ziyaret ettik. Bölge Çalışma Müdiremiz Gönül Demirsu ile birlikte bizi makamında kabul eden Zonguldak Valisi Erdal Ata ile Zonguldak’ın güncel gündemine ilişkin görüş alışverişinde bulunduk.

Edindiğimiz bilgilere göre, Zonguldak Hava Limanı’nın teknik sorunları aşılmış. Uçak seferlerinin başlama sürecine girilmiş. Ancak… Hava Limanı Şirketine ortak olan bazı kurum-kuruluş ve şahıslar, ortaklık belgesi altına imza atmış oldukları taahhütlerinin gereğini yapmamışlar! Bu yönde bir sıkıntı ile karşı karşıya bulunmaktayız, bu BİR. Her ay Hava Limanında çalışanların maaşları ve diğer giderler, küçümsenecek bir gider hiç değil, bu İKİ. Çünkü bu giderler, düzenli olarak ödeniyor, ödenmek de zorunda. Hava limanındaki tarifeli seferlerin gecikmesi demek, her ay “kendi kalemize atılan gol demektir”, diye düşünüyorum. Aşılması gereken ÜÇ’üncü sorun; Türk Hava Yollarının sahip oldukları uçakları içinde 100–120 yolcu taşıyan uçak olmadığı gibi, dış hatlar konusunda Almanya’daki Öğer Tur ile anlaşma yapılmasına yapılmış, ama Öğer Tur’un da elinde de, bu yolcu kapasitesini karşılayacak uçak yok. Yakın geçmişte Öğer Tur yetkilileri ilimize gelmiş ve gerekli araştırma ve incelemelerde bulunmuşlar. Öğer Tur’un satın alma ve/veya kiralama yöntemi ile birlikte (kesin bir tarih olmamasına rağmen) bu yılın Haziran-Temmuz ayları içerisinde, tarifeli uçak seferlerine başlaması tahmin ediliyor.

“Hava Limanını işletmek, Otobüs terminali işletmeye benzemez” diyen Vali Ata, bence yerden göğe kadar haklı. Bütün altyapısını hazırlanmadan, verilen sözler ve atılan imzalara sadık kalınıp yerine getirilmeyince (!) olacağı budur! Üstelik hava limanı kente bağlayan ana arterler devreye sokul(a)mamış durumda! Halk dili ile söylersek “tam Aziz Nesin’lik bir öykü” bu bizim hava limanı, altyapı, ulaşım ve çevre problemlerimiz! Neyseki “yüzdük-yüzdük, işin kuyruğuna geldik” desek, yeridir.

***

Tarifeli uçak seferlerinin ilimize getireceği ekonomik, kültürel ve sosyal katkılar üzerine söyleşirken; ilimize düzenlenecek turlar ile gelecek olan turistlere, albenisi olan nereyi gezdireceğiz (?), sorusu ile karşı karşıya gelindi. Öyle ya… Denizimiz var, ama sahillerimize akan kanalizasyonumuz var! Jeolojik olarak mağara zenginiyiz, ama gezilebilecek durumda olan Ereğli Cehennemağzı ile Gökgöl mağaramızdan başka faaliyette olan mağaramız yok! Yaşilin her tonu var, ama Gümeli yaylasından başka faal olan yaylamız yok! Onun dışında, Filyos-Türkali sahillerimizde denize girildikten sonra konaklayacak pansiyon, otel vs gibi konaklama tesislerimiz yok!

Diyelim ki turisti de getirdik, ama kentimize gelen turistlerin barınma, eğlenme ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayacak tesislerin altyapısı da yok! Hele-hele… Kozlu sahilindeki asfalt tesislerini ve çöp alanını gören bir turist, kentimizden hangi olumlu duygu ve düşüncelerle ayrılır, dersiniz? İlimizi ziyarete gelen konuklarımıza, doğanın ilimize cömertçe sunmuş olduğu yaylaları, şelaleleri, yeşili, denizi, maden ocaklarını, mağaraları gezdirmesine gezdirelim de, konaklama-eğlendirme-barınma-ulaşım vs gibi altyapıdan kaynaklanan eksikliklerimizi nasıl ve hangi yöntem ile ne zaman gidereceğiz? Evet… Bir arkadaşımın bu gibi durumlar için söylemiş olduğu “Benim de gönlüm Cenneti istiyor, ama günahlarım peşimi bırakmıyor!” sözü, ne kadar anlam kazanıyor değil mi?

Hiçbir şey yapmadan oturacak mıyız? Kesinlikle HAYIR. Bu umudumuzdan-sevdamızdan-fikrimizden cayacak mıyız? Kesinlikle HAYIR. Peki, ne yapacağız o zaman? İki elimizi başımızın arasına alıp, en rantabl (verimli) şekilde neler yapabiliriz (?), sorusunu kendimize sorduktan sonra; planlayacağız, programlayacağız ve geleceği şimdiden kurmaya başlayacağız. YOK’larımızı VAR, yapacağız. Önce ekeceğiz, gübreleyeceğiz, bakımını yapacağız, yabancı otlardan temizleyeceğiz ve ilaçlayacağız ki meyvesini alalım. Düşünün ki, bu ilin yüze 80’inin tapusu yok! Düşünün ki bu ilin hâlihazırda planı yok! Vs. vs.

Yoklar VAR olmadan, diğer bir anlatımla “planlanmadan-programlanmadan yani ekilmeden-biçilmeden almak” güzel düşler kurmak değil ise, nedir? Eğer ayrıntıya dikkat edilir ve “olumlu algı düzeneği ile” bu makalenin içeriğine bakılırsa “Olumsuz düşünceler yumağı içinde kaybolalım” demiyorum. Hayal kurmayalım gibi bir şeyi de, “kesinlikle” söylemiyorum. Sadece ve sadece hemen, şimdi “YOK’larımızı VAR, yapalım” diyorum.

***

Bölge Çalışma Müdiremiz Gönül Demirsu’nun demeci

Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Yönetimi ve Bölge Çalışma Müdiremiz Gönül Demirsu ile birlikte bizleri makamına buyur eden Vali Erdal Ata’yı ziyaret ettikten sonra, makamından yine birlikte ayrıldık. Giderken, ayaküstü de olsa sohbet etme imkânımız hâsıl oldu.

Demirsu, Bölge Çalışma Müdürlüğü binasının iki katını, kurum olarak satın aldıklarını ve tadilata başladıklarını söyledi. Kim kaç kişi çalıştırıyor, nerede, ne zaman ve nasıl, hangi şartlar altında işyeri açıldığını tek-tek, dosya numaraları ile bildiğini; çünkü bu bilgi dağarcığına, uzun yıllara dayanan ” bilgi birikimi sonucunda” sahip olduğunu da ilave etti.

Kendisini biraz dalgın ve kaygılı gördüm. Laf lafı açtı ve konu gazetecilik mesleğinin ilkeleri-etiği üzerine bir sohbete dönüştü. Kendisinden bilgi almak ve haber yapmak üzere bir gazeteci arkadaşın kendisini ziyaret ettiğini söyledi. Bölgemizin çalışma durumu, bölgemizde çalışan sayısı ve bölgemizde kriz nedeniyle işini kaybedenlerin sayısını öğrenmek isteyen meslektaşımıza, iyi niyet çerçevesinde “kamuoyunda yanlış algılama olmaması için” resmi olarak yayımlanan bilgi ve dokümanları vermiş. Ancaaak… Ertesi gün ilgili gazetede, Zonguldak’ın krizde işini kaybedenler bakımın birinci sırada olduğuna yönelik manşet atılmış! Haklı olarak da, alınmış. Çünkü bu gerçek değil, bu BİR. Çünkü… Zonguldak ekonomisi, çalışan sayısı ve işini kaybedenlerin oranları ile Karabük ve Bartın çalışma yaşamı, çalışan sayısı ve kriz nedeniyle işini kaybedenler sayısı ile kıyaslanamaz, doğru orantı kurulamaz bu İKİ. Bu kıyaslamayı yapmak, bu doğru orantıyı kurmak, olsa-olsa “Elma ile armudu, pire ile deveyi kıyaslamak, aralarında doğru orantı kurmak olur” ki, bu da ÜÇ… Bu ve benzeri örnekleri çoğaltabilmek mümkündür ve pekâlâ da, yapılabilir.

Bölge Çalışma Müdiremiz Gönül Demirsu bu konu ile ilgili olarak, kamuoyunun doğru bilgilenmesi, yanlış algılamaların önüne geçilmesi için, çok yakında basına bir demeç vererek, kamuoyunu doğru bilgilendireceğini söyledi. Böylece yanlış anlamaları, algılamaları önleneceğini de, ilave etti. Kanımca, doğru olan da budur.

Yapılan habere gelince…

Ne diyelim? Herkes “kendi algı dünyası içinde” görür, hareket eder, yorumlar…

***

“Bölgemizin Bakanı” Murat Başesgioğlu, Zonguldak’ta

Zonguldak Valisi Erdal Ata ile sohbet ederken, telefonu çaldı. Konuşması bittiğinde, “Bölgemizin Bakanı” olarak bildiğimiz, AK Parti Hükümetleri döneminde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı görevlerinde bulunan (Kastamonulu) İstanbul Milletvekilimiz Murat Başesgioğlu’nun; İlimizde bu gün yapılacak olan Kastamonu Spor-Yalova Spor maçını izlemek üzere ilimize geldiğini öğrendik.

İlimizde kurulu ve faaliyette bulunan Kastamonu İli Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin bir üyesi ve eski Başkan yardımcısı sıfatımla;

“Bölgemizin Bakanı” Murat Başesgioğlu’na ilimize HOŞ GELDİNİZ diyor;

31 Mayıs Pazar günü, Ankara yolu üzerindeki Sipahiler Köyü Esenlik Mevki’sinde saat:12.00’de başlayacak olan “Geleneksel Kır Şenliğine davet” ediyor, Zonguldaklı Kastamonuluları onurlandırmalarını bekliyorum.




Celil Uzun: Arkadaşlar “Siyasette VEFA” çok önemlidir (1)
10/06/2009 - 17:26
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
AK Parti İl Kongresi ertelenmeden önce kararlaştırılan Alaplı ve Ereğli’deki delegelere yönelik Celil Uzun tarafından düzenlenen akşam yemeği, bir gün öncesinden kongrenin 11 Temmuz’a ertelenmesine rağmen 05 Haziran Cuma günü yapıldı. Yaklaşık 250 kişiden fazla katılım olunca, takviye edilen sandalyelere rağmen, ayakta kalmak zorunda kalanlar da oldu. Bu organizasyona katılan coşkulu ve kararlı topluluk, Celil Uzun’un akıcı konuşmasını sık-sık alkışlarıyla desteklediler. Celil Uzun Partinin nereden nereye geldiğini, neden aday olduğunu, Zonguldak’ta düşen oylar ve yitirilen belediye başkanlıkları ile sekteye uğrayan yatırımların nedeni, seçimlerde yapılan stratejik hatalar, belediye başkanlarının ve belde başkanlarının delege yapılmaması (!), delegelerin hangi kriterlere göre yapıldığı ve son günlerde körüklenen yerli-yabancı ayrımcılığına karşı geniş açıklamalarda bulundu. Uzun, Kongre sürecine ilişkin ortaya sürülen bilgi kirliliğini gidermek için, AK Parti Genel Merkezinde aslında nelerin konuşulduğunu, neler olup bittiğine yönelik somut ve net açıklamalarda bulundu.
Kamuoyundaki yaygın kanaatlerin tersine, en güvenilmez kurumlarımızın başında gelen siyaset dünyamızda “Vefa’nın” olması gerektiğine güçlü vurgulamalarda bulunan Uzun’un konuşması, coşkulu alkışlarla kesildi. Birçok mesajları ve açılımları da içeren Celil Uzun’un konuşmasını, olduğu gibi sizlere aktarıyorum. Varın yorumu siz yapın.
***
Hepinize teşekkür ediyorum. Sevgili ilçe başkanlarım, değerli belediye başkanlarım, aramızda bu partiye gönül vermiş, partinin kuruluşunda görev almış bütün sıkıntıları çekmiş değerli kurucu ilçe başkanlarım, değerli arkadaşlarım. Burada gördüğüm kadarıyla işte bu partinin özü olan insanların hepsinin bu akşam burada olmaları, hepsini burada görmem, benim için gurur verici bir vesile olmuştur.
Bakın işte AK Parti, AK Parti burada. AK Partinin başlangıcından, kuruluşundan bu zamana kadar geçen zaman içerisinde çeşitli vasilerle görev yapmış, çeşitli vesileliklerle ilçe başkanlıkları, belediye başkanlıkları, il genel meclisi, belediye meclisi, kadın kolları, gençlik kolları, hatta mahalle temsilcilerimize kadar hepsi burada. Hepsinin bir derdi var. Niçin buradalar? Çünkü şunu biliyoruz ki partimizin geleceği açısından önemli bir kongremiz var. Tabi buraya gelen arkadaşlarımızın asıl amacı, bu kongreye katkı vermek. Daha önce partilerine nasıl sahip çıktıysalar, işte bu kongrede de nasıl sahip çıkacaklarını göstermek için herkes burada. Hoş geldiniz, sefa verdiniz.
Arkadaşlar, aslında bu programımızı yarın akşam yapıyorduk. Yani, kongremize göre böyleydi. Yemeğimizi yiyecektik. Sabahleyin de arabamıza binip, kongremize gidecektik. Bütün planlamalarımız buydu. Kongremiz 11 Temmuz’a uzatılınca, bu programımızı kesinlikle erteleme görüşünde olmadık. Arkadaşlarımızı, sadece kongreden kongreye buraya getirip veya kongre süreci ertelendi diye yemeğimizi ertelemek, bizlere yakışmazdı. Ve biz, bunu yaptık. Ve inşallah, size burada söz veriyorum, burada bazı aksaklıklarla karşı karşıya kaldık. En kısa zamanda, en güzel yerde, bunu daha iyi telafi etmek üzere sizlere söz veriyoruz. Gerçekten haklısınız, belki çoğunuz yemek bile yiyemediniz, ama ben size şunu söyleyeyim; şimdi beni burada bekleyin, konuşmadan sonra çarşıya gidelim. Bunun keyfini birlikte, beraber çıkaralım. Yemek yiyemeyen arkadaşlar için söylüyorum, olmaz mı?
Bir diğer önemli konumuz, tabi ki kongremiz, partimizin geleceğidir. Biz bu noktalara nasıl geldik? Kısaca bunu özetlemek istiyorum. Çeşitli vesilelerle gazetelerden, basın yayın organlarından veya arkadaşlarımızdan, çeşitli vesilelerle bunları dinliyorsunuz. İnanınki çoğu, yüzde doksanı yanlış haberler alınıyor! Biz, kongrelerimizden önce de arkadaşlarımızı bazı konularda uyardık. Dedik ki, bazı yanlışlarımız oluyor arkadaşlar. Bunları düzeltelim, dedik. Seçim çalışmaları süresi içersinde de, bu çalışmalarımızı devam ettirdik. O da anlaşılmadı! Seçimimiz bitti. Maalesef, hepimizin kabul ettiği gibi Zonguldak genelinde kırmızıyla işaretlendi Zonguldak! Bütün Türkiye haritalarında Zonguldak, kırmızıyla gösterildi. Sanki CHP’nin burada öndeymiş gibi gösterilmesi, maalesef bizi yaralamış oldu. Hâlbuki biz, gene burada birinci parti olduk. Ama gösterge olarak Zonguldak Merkez gösterildiği için, sanki CHP’nin kalesiymiş gibi gösterilerek, bunun altında başka sebepler aranmaya başlandı! Gönül bunu da istemezdi. Hepiniz biliyorsunuz, biz geçmişte tırnaklarımızla kazıya-kazıya belediye başkanlıklarımızı kazanmak için gece gündüz demeden bütün ekiplerimizle hep birlikte çalıştık. Ve o dönem içerisinde yüzde 44’lere kadar oylarımızı çıkartmıştık. Ama arkadaşlar, şu anda geldiğimiz nokta, maalesef 2002 yılının bile gerisindeki bir oy potansiyeli ile karşı karşıya kaldık! Bu bizi yaralıyor. Bu bizi üzüyor. Ben inanıyorum ki bu ilde hizmetler, en doruk noktasına kadar yapıldı. TBMM Başkanımız Sayın Köksal Toptan, Sayın Milletvekillerimiz Fazlı Erdoğan ve Polat Türkmen başta olmak üzere, bütün teşkilatlarımızla birlikte, hakikaten Zonguldak’ın makûs talihini yenecek çok büyük yatırımlar içerisinde olduk ve yaptık bunları. Hizmetlerimizi, vatandaşlarımızın ayağına kadar getirdik. Ve… Bütün vatandaşlarımızı gezdiğimiz zaman, bizim yaptığımız hizmetlerden kimsenin memnuniyetsizliği yok. Peki, o zaman nedir bunun sebebi? Arkadaşlar bunun sebebi, dün ve evvelsi gün genel merkezdeydik ve orada söylenen şey şu. İnanınki bunu söylüyorlar hazırlanan raporlarda… Hatta Zonguldak için tutulan bir rapor da, çok arıma gitti! Orada gördüm. Ne yazıyor biliyor musunuz o raporlarda? Bunu, Zonguldak Merkez için söylüyorum. Sakın yanlış anlamayın, herkesi kastetmiyorum. “Seçim çalışmalarında Zonguldak Merkezde, arabalarımızda bayrağımız bile yoktu!” diye rapor tutulmuş! Bırakın, diğer geri kalanını… Hatta ben hatırlıyorum, Sayın Başbakanımız Zonguldak mitinginde “arkadaki gençler, size bayrak dağıtılmadı mı?” diye, bir söylemi bile vardı! O mitingde bile bunu söyledi, arkadaşlar! Şimdi, sonuç nereye geliyor? Arkadaşlar, biz kimseyi suçlamak için burada değiliz. Onlar da, bizim arkadaşlarımız. Herkes bizim arkadaşımız. Ben inanıyorum ki onlar da, iyi niyetle partimize hizmet etmek için gece gündüz çabaladılar. Sonuç? Sonuçta, başarılı olamadılar. Bizim sadece ortaya koyduğumuz şey, budur. Biz başka bir şey ile ilgilenmiyoruz, söylemiyoruz. Ve bu vesile ile ben, değerli il başkanımız Hamdi Uçar’ı seçimlerden sonra çağırdım, oturduk ve konuştuk. Ha… Şunu da söyleyeyim sizlere. Dün ve evvelsi gün genel merkezde bana, Haluk İpek Bey olsun, Seyit Aslan Bey olsun, Sedat Bey olsun, kafama vura-vura-vura bir laf söylüyorlar! “Biz istemiyorduk, ama sen Hamdi Uçar’ı İl Başkanı zorla yaptırttın” diyorlar. Dedim ki “Biz, o zamanki şartlar içerisinde bunu yapmak zorundaydık. Sadece ben, bu kararı almadım. Bütün teşkilatımızın kararı olarak almıştık” dedim. Fakat üzüldüğüm tarafı ne biliyor musunuz arkadaşlar? Genel merkezimiz bunu, zorla söylemesine rağmen, değerli il başkanımız çıkıyor basına “Beni, il başkanı Celil Uzun yapmadı” diyebiliyor! Başka bir şey daha söyleyeyim ben sizlere. İki seneden beri, daha bir sefer beni arayıp da “Nasılsın, iyi misin?” veya “Ağabey, şurada şu programımız var. Buyur, oraya gel. Ya, şurada şu olacak” diye, bir telefon bile yok! Arkadaşlar, “Siyasette VEFA” çok önemlidir. Siz, bu partiyi kuranları, bu partiye hizmet edenleri arayıp sormazsanız… Sadece kendim için söylemiyorum. Bakın, şimdi burada bir sürü kurucu arkadaşlarımız var. Onların da, aynı pozisyon ile karşı karşıya kaldıklarını da biliyorum! Biz, hepimiz biriz. Hepimiz, AK Partiliyiz. Paylaşamadığımız nedir yani (?), anlayabilmiş değiliz! İşte, çıkış noktamız budur. Biz bu partide “VEFA” olduğunu göstermek için buradayız. İşte, dikkat edin kurucu ilçe başkanlarımız, eski ve yeni belediye başkanlarımız, ilçe başkanlarımız, delegelerimiz, partililerimiz hepsi bizim etrafımızda. Neden? Aynı şeylere maruz kalmışlar! Neden? Bu arkadaşlarımızın da bu partideki hizmetleri, bir dakikada unutulmuş! Hayır, unutulmamalı! Bu partiye o kadar derinden ve gönülden hizmet edenler var ki, gece gündüz karda kışta bu partiyi kurmak için, hepimiz biriz. Hepimiz aynıyız. Gece gündüz çalışan arkadaşlarız. Aha… Bu arkadaşlarımız var. Şimdi… Bir kalemde bu arkadaşlar silinemez! İşte… Silindiği zaman da, seçim sonuçları bu şekilde olur! Doğru mu? Şunu söylüyorum arkadaşlar; bu seçimleri kaybetmemizin tek sebebi, “organize olamadan, çalışmamak” tır. Sandıklarımızın yarısı boştu! Boştu arkadaşlar! Bunu yapacak olan, il teşkilatımızdı. Yapamadılar!
Az önce, genel merkezden geldim. Orada Sedat Beyle de görüştüm. Daha sonra Sayın Milletvekilimiz Fazlı Erdoğan’la da görüştüm. Bakınız aynı tespitler, orada da var. Onlar da, aynı şeyleri söylüyorlar.

Devamı var

Celil Uzun: Arkadaşlar “Siyasette VEFA” çok önemlidir (2)
11/06/2009 - 21:57
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Şimdi, başka bir şey daha söyleyeyim. Arkadaşlar, diyoruz ki… Az önce, Sayın Belediye Başkanımız Aydın Güngör Bey de söyledi. Gündemimiz var ya? Bakın bu kongre bile aslında Zonguldak gündeminde olmamalı. Zonguldak’taki gündem “Zonguldak’a Hizmet” olması lazımdır. Başka hiçbir şey düşünmememiz lazım. Ama… Gelin görün ki arkadaşlar, bu memlekete, bu vilayete 24 aydan beri bir kere bakan geldi. Böyle bir vilayet olabilir mi, arkadaşlar? 24 aydan beri bu ile bir tane bakan geliyor! Niye? Diğer bakanlar, Zonguldak’a küstüler mi? Bakanlarımız, Zonguldak diye bir vilayeti bilmiyorlar mı? Veya bu bakanların Zonguldak’ta her hangi bir yatırımları, her hangi bir şeysi yok mu? Var. Ama… Onlara, bunları anlatacak kimse yok! Teşkilatımız yok! Ben her zaman söylüyorum. İşte bu gün, eski ilçe başkanlarımızdan Muammer Ataç Bey ile birlikte merkez ilçeden, genel merkeze gidiyoruz. Zonguldak sınırlarını geçtik. Bolu sınırlarına girdik. Çalışan 30–40 tane kepçe gördük. En az 100 tane de kamyon gördük. Öte yandan gelirken Düzce tarafından geliyoruz. Aynı şeyleri, Düzce’de de görüyoruz. Ama giriyoruz Zonguldak vilayetine, çalışma yok! Bazıları bizi yanlış anlıyor. Bu işleri milletvekili takip eder, diyorlar! Hayır arkadaşlar, hayır. Bu işler, il başkanının görevidir. İl teşkilatının görevi dahilindedir. İl teşkilatı tutacak belediye başkanının kolundan, ne eksiği var gidecek. Tutacak milletvekilinin kolundan, ne eksiğin var? Gel milletvekilim, senle bunu yapalım diyecek.
Kulakları çınlasın Sayın Valimiz Yavuz Erkmen zamanında, biliyorsunuz KÖYDES-BELDES Projeleri kapsamı çerçevesinde, yıllık olarak 60–70 trilyonun üzerinde proje çalışmaları yapıyorduk. 60–70 trilyonun üzerinde projeleri hazırlayabiliyorduk. Tamam, paranın tamamını alamıyorduk, ama aldıklarımız en azından 25–30 trilyona yakın paraydı. Arkadaşlarımız da biliyor, o günkü il genel meclisinde kayıtlıdır bunlar. Maalesef bu sene 4,5 trilyon! İl genel meclisindeki arkadaşlarımız söyleyeceklerdir 4,5 trilyon! Bizim bir kere, Gökçebey ilçemize yetmez 4,5 trilyon arkadaşlar! Bizim mücadelemiz bu olması lazım. Bizim mücadelemiz, belediyelerimize hizmet olması lazım. Bizim mücadelemiz, Zonguldak’a hizmet olması lazım. Bunun için çalışıyoruz. Peki, biz bu hafta ne yaptık? Kendimiz için bir şey söylemedik. Çağırdık il başkanımızı. Dedik ki “Sayın Başkanım, gidişat kötü. İlk söylediğim cümle, ‘sana bu dönem il başkanı olman için, izin vermezler’”. İlk söylediğim cümle budur. Kendisiyle görüşüyorsunuz, sorabilirsiniz. Dedim ki “Başkanım, benim bildiğim seçim kaybeden illerde, il başkanlarına bir daha görev vermezler. Ha… Sen nasıl görev alabilirsin? Ancak herkesi bir araya toplarsın. Herkesi tek bir liste haline getirebilirsen, gidersin arkandaki milletvekillerimizle birlikte, teşkilatımızla birlikte bu çalışmayı yapabiliriz”. YOK… Dedim ki “Sayın Başbakanımız bile, hükümetinde bakanlarını değiştirebiliyor. Yenilik yapabiliyor. Doğru mu? Doğru. Gel bunu böyle yapalım. Eski il başkanlarımızı, ilçe başkanlarımızı, belediye başkanlarımızı, teşkilatlarımızı, milletvekillerimizi topla. Yeni bir forum yap. Herkesin görüşünü al, sen yola devam et”. Söylediklerimiz budur. Eğer partinin geleceğini düşünüyorsan, işte bu. Birlik, beraberlikse budur. Kendimiz için “Ben İl Başkanı olayım” diye bir şey söylemedim. Hatta bazıları diyor ki “Sen, il başkanlığını bıraktın, ama geri dönmemek üzere bıraktın” diyorlar. Doğru. Ama biz “bu tablolarla karşı karşıya kalacağımızı” hiçbir zaman aklımızın ucundan geçirmedik ki!
Ve… Bize söylenen cümle ne, biliyor musunuz arkadaşlar? “HAYIR. Ben yine o 7–8 arkadaşı vitrine koyacağım. Malum o propagandaları yapacağız. Ve… Kongreleri kazanacağız” dedi! Ben de aynen ona şunları söyledim. “Bak Sayın Başkanım, bu gidişle seni kongrede Genel Merkezimiz aday olmana izin vermez. Kongreye engel olurlar. Bak bunu böyle bilin” dedim. Aynen söylediklerim bunlar. Ve arkadaşlar… Geldik, bir ay sonra, bir buçuk ay sonra karşılaştığımız nokta bu. (Kongre, 11 Temmuz’a ertelendi) İşte bu, bir teşkilat için üzüntü verici bir olay değil mi? “Hamdi Uçar’a yol verildi, Celil Uzun’a dur denildi” diye (!), yerel basınımız tarafından, aylarca yazıldı, çizildi! Güzel, tamam. Hani ne oldu? Hani o söylemler nerede? Şimdi söylemleri nasıl değiştirdiler? Söylemler şu “Genel merkez hem Hamdi Uçar’ı, hem de Celil Uzun’u istemiyor “. Şimdi… İlk başta öyleydi, şimdi oraya geldiler. Korkarım ki, bir hafta sonra da başka bir şey yazacaklar, bu sefer. Göreceksiniz onu da. Ve bu, yazı falan değil bu teşkilata! Bu teşkilat sana gelmiş, il başkanlığını vermiş. Bu şekilde devam edin, denmiş. Birlik ve beraberlik içersinde olunsun, denilmiş.
Burada ne söyleniyordu? İşte “Celil Uzun’a Genel Merkez izin vermiyor” deniyordu! Genel merkeze gidiyoruz. Tam fırsatını bulmuştum. Halil İpek karşımızda, Seyit Aslan karşımızda, Hamdi Uçar kardeşim burada, ben de buradayım. Konuşmadan önce Halil İpek’e şunu söyledim. Dedim ki “Sayın Başkanım, konuşmadan önce size bir şey sormak istiyorum. Teşkilat terbiyesi almış bir insandır. Bana eğer diyorsanız ki, Zonguldak’ta bazı kesimler tarafından böyle söyleniyor! Bana diyorsanız ki ‘Celil Uzun, sen bu işten çekil’ bana söyleyin, çekileyim” dedim. Hamdi kardeşimiz de yanımızda. Çünkü dedim, “Hamdi kardeşimize yakın bazı basın organlarında bu devamlı yazılıyor, çiziliyor ve Hamdi kardeşimiz de buna göz yumuyor” dedim. “Şimdi, bana lütfen söyler misiniz? Genel merkezimizin her hangi bir bakış açısında negatiflik var mıdır? Tek söylediği cümle şu “Kesinlikle öyle bir şey yok” tur. Peki o zaman arkadaşlar, bu dedikodular niçin yayılıyor? Niçin gündeme getiriliyor? Ben, partimin menfaatleri için şunu da söyledim. Bakın buradan da söylüyorum sizlere. O zaman ben “Hamdi kardeşimizle il başkanlığına devam edin” dedim. Ama o zaman ben bir kişiydim. Tek başımaydım. Ama şimdi, yüzlerce arkadaşımız, dostumuz bizlerle birlikte hareket ediyor. Başka bir şey daha söyledim. Dedim ki “Mademki öyle söyleniyor. Sen de aday olma. Ben de aday olmayayım”. Partimizin geleceği için değil mi bu? Partisini düşünen insanlar, bunları düşünmek zorunda değil mi? “Üçüncü bir arkadaşımızı bulun, çıksın ortaya. Genel merkezimiz, milletvekillerimiz, teşkilatlarımız söylesin. Hepimiz arkasında olalım”. Var mı bunda bir şey arkadaşlar? Var mı? İtiraz eden var mı? Hayır, böyle olmaz diyen var mı? Bunun karşılığı ne biliyor musunuz? HAYIR! Niye? Eee… Niye peki o zaman? “Sen il başkanı ol, şunlar, şunlardan sıkıntı var. Şunlar dışarıda dursun”. Ona da, HAYIR! “Eee… Üçüncü bir arkadaş bulalım” Ona da, HAYIR! Sen yine alacaksın, aynı tas aynı hamam, devam edeceksin! İşte o, bitti bende. Bunlardan, çok büyük dersler çıkartmamız lazım arkadaşlar. Çok büyük üzüntü duyuyorum. Öyle büyük işaretleri Genel Merkezimiz, Sayın Başbakanımız veriyor ki, görmez gözler, bunu görmüyor! Kulaklar sağır olmuş, bunu duymuyor! Bakın arkadaşlar, başbakanımız kongremize gelmiyor, değil mi? Niye gelmiyor? Gelmeyecek. Yeni mi duydunuz! Niye gelmiyor, biliyor musunuz? Düzce’ye gitti, doğru mu? Düzce’nin nüfusu, bizim yarımız kadar arkadaşlar. Bingöl’e gitti, doğru mu? Doğru. Her ile gitmiyor! Kaybeden illere gitmiyor, kaybeden illere. Bakın dikkat edin. İşareti, görüyor musunuz? Kaybeden illere gitmiyor, Sayın Başbakanımız. Eee… Bunu gören gözler nerede? Yok! Görevi yapması gerekenler? Yok! Hatırlayın geçen dönem nerede kongreyi yapmıştık? Başbakanımız geldi. Aslanlar gibi, doğru mu? Çıktık şurdan, Gülüç’te yer yerinden oynuyor, değil mi başkanım? Geçtik tersanelere, yer yerinden oynuyor. Oradan geçtik, Zonguldak merkeze, yer yerinden oynuyor. 62 tane açılış yapıyoruz, bakıyoruz milletvekillerimiz meydanda. Kongremizi yapıyoruz. Sayın Secaattin başkanımızın da nikâhını kıydığı 10 tane gencimizi evlendiriyoruz. Yüzlerce çocuğumuzu sünnet ettiriyoruz, sanatçılar eşliğinde. Ve kongremizi yapıyoruz. Şimdi nerede yapıyoruz? Eğer yapsaydık Pazar günü, ufacık bir salonda kongre yapacaktık! Başbakanımız da, gelmeyecekti. İşte arkadaşlar, teşkilatımızın gel-di-ği nok-ta bu! Bu durumdan gerekli olan dersi, herkes çıkartsın. İşte, bizim aday olmamızda “çıkış noktamız da” budur. Biz, kimseyi karalamak için aday değiliz. Hamdi kardeşimiz de orada, biz de buradayız. Kimsenin fikrine de, ipotek koyacak halimiz yok. Herkes gidip özgürce, oyunu verecek. Lütfen bunları, değerlendiriniz arkadaşlar. Neredeeen, nereye geldik? Nereden, nereye gidiyoruz?
Devamı var

Beni, ZKÜ Cerrahlarına emanet ediniz
31/08/2009 - 21:00
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Selam dostlar. Sağlık sorunlarım nedeniyle, yaklaşık 2 aydır yazılarıma ara vermek zorunda kaldım. Hamdolsun, şu anda çok iyi durumdayım. Sağlıklı olmak bu sütunlarda sizlerle iletişim halinde olmak gerçekten çok güzel bir duygu. Eeee hani derler ya “İnsanoğlu sahip olduğu değerlerin kıymetini, onu yitirince anlarmış” diye; bu sözü söylemek, benim gibi sağlık sorunlarıyla yapılan mücadeleler esnasında söylenmiş olsa gerek…
Sağlık sorunlarınızla uğraşırken birçok olaya tanık oluyor, o olayın içinde kendinizi buluveriyor ya da diğer hastaların durumları ve/veya tüm olup bitenler hakkında, gelişmeler hakkında bilgi sahibi-gözlemci konumunda oluyorsunuz. Diğer bir anlatımla, olaylar zinciri sizin başınızdan geçiyor veya tanık oluyorsunuz. Hikâye sizin hikâyeniz olduğu gibi, ikinci-üçüncü kişilerin de hikâyesini yansıtabiliyor. Bir olaya tanıklık ediyorsunuz. “Benim başımdan bu tür olaylar geçmez. Ben bu durumlarla karşı karşıya kalmam” diye kutsanan bir düşüncenin muhatabı olduğunuzda, benim de dediğim gibi “Vay Canına” demek durumunda kalabiliyorsunuz!
***
ZKÜ Uygulama ve Araştırma Hastanesi, Gastroentoloji Bölümündeki Dr. Y. Ü’ a tavsiye üzerine gittim. On yıl kadar önce acil olarak ameliyat olduğum Onikiparmak bağırsağımdaki tıkanıklığın açılması için, hem ilaçla tedavi gördüm hem de 5 seans endoskopiye girdim. Balonla yapılan açma-genişletme bir sonuç vermeyince, ameliyat kaçınılmaz oldu.
Tedavimle ilgili raporları almaya gittiğim Dr. Y. Ü. bana 3 seçenek sundu. Dediği aynen şu: “Ameliyat kaçınılmaz. Pilor Stonozu basit bir ameliyat. Türkiyenin her yerinde ameliyat olabilirsin. Sana 3 seçenek sunuyorum.
1-) ZKÜ’de yani burada olabilirsin. İstersen, hemen telefon edeyim randevu alayım, ama 120 lira özel muayene ücreti ödemen gerekiyor.
(Lütfen bu cümleye dikkatlerinizi tekrar-tekrar çekerim. İnsan sağlığını ve onurunu hiç’e sayan, “hastayı bir eşya-bir mal-yolunacak kaz gören anlayışın” yanlış yönlendirmesi neticesinde, görün başına neler gelir? Neden böyle yönlendirildiğimin cevabını, ancak ikinci ameliyatın sonralarında öğrenebildim!)
2-) Bu ameliyatı, Devlet Hastanesinde olabilirsin.
3-) Bu ameliyatı, Atatürk Devlet Hastanesinde de olabilirsin. Dedi.
Bu üç seçenek için düşünürken; aklımdan geçen düşünceler şunlardı: “mademki basit bir ameliyat, her hastanede de olabilirim. O zaman ZKÜ’ye 120 lira muayene ücreti niye vereyim? Benim evim eski SSK, şimdiki adıyla Atatürk Devlet Hastanesi’ne çok yakın olduğuna göre, en iyisi mi ben ameliyatı burada olayım” diye düşünür-düşünmez “Hocam, Atatürk Devlet Hastanesinde tavsiye edebileceğiniz bir cerrah var mı?” dedim.
“F.K. var. Sabahtan akşama kadar ameliyatlara giriyor. Belki şu an izinde olabilir. İzinde ise H. B. ‘na gidersin. Benim gönderdiğimi söylersin” dedi.
Siz benim yerimde olsanız, benim düşünce dizinimi takip eder miydiniz, etmez miydiniz? Dr. Y. Ü.’ın yönlendirmesi doğrultusunda, evime çok yakın olan Atatürk Devlet Hastanesine müracaat ettim. Dr. F. K. İzinliymiş. Ben de cerrah H. B. ‘na muayene oldum. “ZKÜ’den Dr. Y. Ü.’ın yönlendirmesi ve tavsiyesi doğrultusunda geldiğimi” söyledim. Beni iyi karşıladı. “Pazartesi günü gel seni hastaneye yatırayım. Birkaç gün mideni kuvvetlendirelim, film çekelim vs. sonra ameliyat ederiz” dedi.
Ve… Perşembe günü ameliyathaneye sedye ile girerken bana “Sonuçlara göre, denildiği gibi küçük bir ameliyat değil! Midenin onikiparmak bağırsağı tarafı tıkanmadan dolayı uzamış ve pankreasa yapışmış. İlerde mide delinmesinden dolayı tekrar ameliyat olmaman için midenin ucundaki pankreasın yapıştığı bölgeyi ayırdıktan sonra O yapışık ve asitli bölgeyi de alacağım ki 4–5 sene sonra tekrar ameliyat olma. İkinci iş olarak da, onikiparmak bağırsağını alacağım. Daha sonra ince bağırsağı midenin çıkış bölgesine dikeceğim” dedi.
Doktordan daha iyi mi, bileceğiz? Kuzu-kuzu ameliyathaneye gittik. Üç gün sonra gözlerimi açtığımda, yoğun bakımda olduğumu anladım.

Beni, ZKÜ Cerrahlarına emanet ediniz (2)
02/09/2009 - 15:17
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01

Ali YILDIZ





Üç gün sonra yoğun bakımda gözlerimi açtığımda serumlara bağlı olduğumu fark ettim. Koluma-el bileğime, bacaklarıma ve bedenime baktığımda “kendi öz bedenimin üç katı kadar balon gibi şiştiğimi (ödem)” gözlemledim! Bu duruma nasıl gelmiştim? Bir anlam veremedim! Şok ve şaşkınlık içinde karmaşık duygulara yelken açarken “bilincim ile olmasa bile his ve duygularımla harap-bitap ve çok kötü durumda olduğumun” farkındaydım.
Dr. H. B, yanında genç ve temiz yüzlü biriyle içeri girdi. 3 metre kadar ileriden bana bakıp, benim hakkımda kendi aralarında konuşuyorlardı. Daha sonra ZKÜ Hastanesinden Yrd. Doç. Dr. Oktay İrkörükçü olduğunu öğrendiğim ve o anda bende “bir melek-bir kurtarıcı” hissi uyandıran Doktorun yanından ayrılarak, yanıma gelen Dr. H. B: “Seni ZKÜ Hastanesine sevk ediyorum. Orası cihaz ve ekip açısından, anında müdahale açısından daha elverişli bir hastanedir. Gerekirse ikinci bir ameliyat da olabilirsin” dedi. İçinde bulunduğum durumun kötü olduğunu bildiğimden dolayı “Peki” dedim. Ama içimdeki bir his, içimdeki bir ses “ZKÜ’de iyileşeceğimi ve sağlığıma kavuşacağımı sürekli olarak fısıldıyordu”. Acil olarak ZKÜ’ye sevk edildim.

Durum Değerlendirmesi (1)
Her şeyden önce bilinmesi gereken en önemli unsur, eğer bir kurumdaki görevliden “olumsuz anlamda bahsediliyorsa” bu durum o görevliyi bağlar. Dolayısıyla ilgili kurumu ve genelini kapsamaz. Yani bir çuval incirde 1–2 tane çürük var diye, “çuvaldaki tüm incirler çürüktür” diyemeyiz, dememeliyiz.
1-) ZKÜ Hastanesi, Gastroentoloji Bölümündeki Dr. Y. Ü’ nün “Pilor Stonozu basit bir ameliyat” diyerek beni yanlış bilgilendirmesi-yönlendirmesi kendi uzmanlık alanının dışına çıkmak ve hastayı yanlış bilgilendirmektir.
Cerrahların deyimiyle “her iki kişiden birinin organları arasında farklılıklar olabilir. Kişiden kişiye değişen yapısal farklılıklar ve hastalığın gelişen süreçleri ancak ve ancak cerrahi müdahale esnasında anlaşılabilir. Bir genelleme yapmak, yanıltabilir”.
2-) Dr. Y. Ü’nün bana sunmuş olduğu 3 ameliyat seçeneğinden birincisinde “ZKÜ’de yani burada ameliyat olabilirsin. İstersen, hemen telefon edeyim randevu alayım, ama 120 lira özel muayene ücreti ödemen gerekiyor” diyerek, diğer seçeneklerin ücretsiz olduğuna vurgu yaparak beni yanıltmasının gerçek nedeni şudur:
ZKÜ’deki Genel Cerrahi Anabilim Dalında da, endoskopi ve kolonoskopi cihazları mevcut ve tedavi yapılıyor. Anlaşılacağı üzere iki bölüm arasında adı konulmamış gizli bir rekabet ve sürtüşme var! Hastayı “meta” olarak gören ve gizli rekabetten dolayı hastanın sağlığı üzerine “ameliyat masalarında Rus Ruleti oynatan bir anlayışı” şiddetle ve nefretle kınıyorum. Umarım, bu hatadan vazgeçilir. Tedavi gördüğüm bir hastaneden, başka bir hastaneye yönlendirilmem de neyin nesi? Bu nasıl bir meslek anlayışıdır?
3-) Atatürk Devlet Hastanesi cerrahı Dr. H. B.’nin ameliyathaneye girerken bana “Sonuçlara göre, denildiği gibi küçük bir ameliyat değil!” demesi de neyin nesi? Hasta senin mesleğinden ne anlar? Eğer ki daha önce bu tür bir ameliyat yapmadıysan, hastanın hayatıyla niye oynuyorsun? Hastanın hayatıyla kumar mı oynanır?
Beni ZKÜ’ye sevk ederken söylediğin “…Orası cihaz ve ekip açısından, anında müdahale açısından daha elverişli bir hastanedir…” diyeceğine, ameliyat etmeden önce bu bilgileri bana vermen, senin görev ve sorumluluğun değil mi? Bu nasıl bir meslek etiğidir?
4-) Bir ekip ile yapılması gereken bir ameliyatı Dr. H. B.’nin tek başına ve yetersiz bir hastanede yapmasına (!) bir anlam vermekte aklımın sınırları yetersiz kalıyor! Doğrusu bir anlam da, veremiyorum! Yaptığı cerrahi müdahale doğru, ama eksik ve yanlışlıklarla dolu bir ameliyat! Şöyle ki:
Mideye yapışık olan Pankreası başarılı bir şekilde ayırıyor. Midenin yapışık olan uç kısmını ve Onikiparmak bağırsağını alıyor ve ince bağırsağı mideye başarıyla dikiyor.
Ancaaak… Ensülin salgılayan, proteinleri parçalayan Pankreas sıvısını; yağ ve karbonhidratları parçalayan karaciğerin salgısını ve safra salgısını; birbirinden bağımsız ayrı-ayrı kanallar açarak “diren” halk diliyle “hortumlar” ile karın boşluğundan vücut dışına çıkarmıyor! Çünkü neden? Bu ameliyatın nasıl yapılacağını bilmiyor! Bu 3 vücut sıvısını aynı kanaldan bağırsağa bağlayınca, kendi bedenimin 3 katı şeklinde adeta davul gibi şişiyorum! Yani, vücudumun tüm organları zehirleniyor ve ben her bir veya birkaç organımı yitirmek durumuyla karşı karşıya geliyorum! Mantığın ve her şeyin bittiği yer, tam da burası!


Beni, ZKÜ Cerrahlarına emanet ediniz (3)
03/09/2009 - 21:11
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
21 Haziran Pazar günü (Babalar günü) ZKÜ’ye acil olarak sevk edildim ve üç gün önce yapılan ameliyatı tekrar bu kez ZKÜ’de acil olarak olmak durumunda kaldım! “Bilen ile bilmeyenin bir olmadığından dolayı (!)” ikinci ameliyat, tamamen birinci ameliyatın eksikliklerini ve yanlışlıklarını giderme üzerine odaklı başarılı bir ameliyat oldu. Gözlerimi açtığımda ZKÜ Yoğun Bakımdaydım. Sağ kaburga altından sol kaburga altına kadar hilal ay şeklindeki daha önceki ameliyat yeri, “üçüncü bir ameliyat veya her an bir organımı yitirme riski nedeniyle” bu kez açık bırakılmıştı! Göğüs kafesi altındaki bu açık ameliyat yeri, yoğun bakımda bulunduğum altı gün boyunca pratisyen doktorlar tarafından pansuman yapıldı ve her sabah ve akşam viziteye gelindi.

Genel Cerrahi Servisinde de, yoğun bakımda olduğu gibi çok yoğun ve sık olan tedavim devam etti. Bu arada vücut şişkinliğim (ödem) de, idrar yolu ile atıldı. 65-67 kg olan ağırlığım, tam 50 kg’ a kadar düştü. Üç günde 2 büyük ameliyat olmak, her an bir organını yitirme kaygısıyla yaşamak, üçüncü bir ameliyata hazır olmak, hastane mikrobuna bulaşmak vs. gibi riskler ile boğuşmanın neticesinde kilo kaybı kaçınılmazdı.

İki hafta sonrasında; önce sıvı ve perhizli yiyeceklerle başlayan protein ağırlıklı yemek rejimi, bir hafta sonra serbest rejime dönüştü.

Göğüs kafesim altındaki açık ameliyat yeri, 30 gün açık kaldı. İki hafta sonra ameliyathanede lokal anestezi yöntemi ile mide ve pankreastaki dikişler tekrar kontrol edildi. Apseler temizlendi ve karın boşluğumun içi ameliyathanede steril su ve ilaçlarla yıkandı-kurulandı-temizlendi. Bir ayın sonunda, yapılan araştırmalar neticesinde her hangi bir mikrop ve ameliyat riski (uzuv kaybı) olma olasılığının olmamasından dolayı, ameliyathanede göğüs kafesim altındaki açık ameliyat yeri dikildi. Direnlerin (hortumların) alındığının ertesi günü ZKÜ Hastanesinden “sağlıklı bir şekilde” taburcu oldum.

ZKÜ Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı ekibinin, başarılı ekip başı Yrd. Doç. Dr. Bülent Hamdi Uçan başkanlığındaki tüm ekibe teşekkür ediyor, nefes aldığım sürece şükran duygularımın artarak devam edeceğini deklare ediyorum.

***

Taburcu olduktan sonra da, pansumanlarıma bir ay kadar devam ettim. İç ve dış dikişlerim alındı ve pansumanım da sona erdi. Şu an sağlığım yerinde ve çok şükür iyiyim.

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün o meşhur sözüne atıfta bulunuyor ve “Beni, ZKÜ Cerrahlarına emanet ediniz” diyorum. Malumunuz üzere aynı okuldan mezun olmak, aynı hocadan ders almak, aynı kitapları ve eğitimi almak yetmiyor!

İyi doktor olmak için, edilen yemine sadık kalmak için ve hümanist misyonun gereklerini yerine getirmek için farklı meziyetler gerekiyor! İnsana saygı, hastaya saygı, mesleğe saygı ve bizleri var eden bu topluma şükretmek gerekiyor. Yani… Belirli bir eğitimi alıp, başarının belgesi olarak sahip olunan diploma tek başına yeterli gelmiyor!

Özetle “Doktorcuk” değil, “Doktor” olmak gerekiyor.

Durum Değerlendirmesi (2)

1-) ZKÜ Eczanesinde bulunmadığı gerekçesiyle, “Yeşil Kartlı” hastalara yazılan ilaç reçetelerinde özellikle de yoğun bakımdaki hasta yakınlarından “İlaç Farkı” adı altında bir takım paralar talep ediliyor! Oysaki yeşil kartlı YATAN HASTALARIN 10 milyara kadarki tüm giderlerini, devletin karşıladığı biliniyor. Hastaneler, bünyesinde bulunmayan ilacı hastadan ek ücret talep etmeksizin temin etmek ve hastaya da vermek durumundadır. Söz konusu yasa ve yönetmelikler böyle dediğine göre; SSK’lılarda haber olan “vurgun” haberlerinden sonra bu kez de, aynı senaryo yeşil kartlılar üzerine mi oynanıyor acaba? Bu konunun araştırılıp incelenmesi konusunda, yetkilileri göreve davet etmek mi gerekiyor?



Bu yöndeki bilgilerimi içeren e-maili ZKÜ Hastanesi Başhekimi Mustafa Cömert’e ilettim. Sağ olsun konuya duyarlılık gösterdi. Gönderdiği e-mailde: “…e-mail üzerinden şikâyetleri işleme koymuyoruz. Sizden ricam, bu şikâyetlerinizi yazılı olarak ve derhal kurumumuza iletmenizdir. O taktirde, eğer siz haklı iseniz ilgili doktor arkadaşlara gereken yasal işlem yapılacaktır.
Bizim hastane yönetimi olarak uyguladığımız yöntemler bellidir ve tamamen yasaların emrettiği doğrultudadır. Bu uygulamaları ilgili birimlere de yazılı olarak gönderir ve uyulmasını emrederiz.
Tüm bunlara rağmen şu veya bu şekilde yasal mevzuata uymayan işler yapılıyor ve bundan hastalarımız mağdur oluyor ise bu mağduriyete sebep olanlardan hesabı sorulur. Bu hekim arkadaşlar "sizin durumunuz gibi %90 ölümcül bir durumdan hastasını kurtaracak olağan üstü şeyler yapmış olsa dahi" eğer mağduriyete sebep olacak icraatlarda bulunmuş iseler, gereği yapılır.
Bir önemli dip not: Mevzuat gereği yeşil kartlılara uygulanması prosedürde hastane yeşil kartlıya ihtiyaç duyulan ilaç ve malzemeyi kendisi temin etmek durumundadır, ancak söz konusu ilaç ve malzeme acil ve vazgeçilmez ise kurum yine kendisi temin için ihale eder, ihalede alamaz ise yani teklif gelmez ise ve ilaç hayati ise dışarıya reçete edebilir ve dışarıdan alınan bu malzemeyi de hastane değil sağlık müdürlüğü ödemek durumundadır. Daha önce bu durumda olan hastalarımız oldu ve müdürlük bu hastaların harcamalarını karşıladı. Bizler bu uygulamayı yaparken de mutlaka sağlık müdürlüğüne danışarak yapıyoruz” diyor.

Yapmış olduğum araştırmada İl Sağlık müdürlüğü, Yeşil Kart Bürosuna; Yeşil Kart Bürosu, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfına; SYDV da, hastane yönetimine başvurulması gerektiğini söylemişti. Yetkili memur, “döner sermaye gelirlerinde artış olması için böyle bir yönteme başvurulduğu…” yönünde ilginç ve önemli bir ayrıntıyı da benimle paylaşmıştı! Sonuç olarak İl Sağlık müdürlüğü, Yeşil Kart Bürosuna; Yeşil Kart Bürosu, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfına; SYDV da, ilgili hastaneye başvuru yapılmasını söylüyor! Vatandaş mağdur ve kafası karışık! Hak arasa bir türlü, hak aramasa iki türlü mağdur! Sanki “kurumlar arasında yakar top” oynanıyor! Hiç bir kurum ve yetkili vatandaşı gerektiği gibi aydınlatmıyor, mağduriyetini gidermiyor! Tabii bu arada kurumlar “Yakar top” oynarken, olan vatandaşa oluyor! Vatandaş küsüyor, hak aramaktan vazgeçiyor.

2-) Hastane Eczanesinde bulunmayan bu ilaçlar, ZKÜ Hastanesi yakınında bulunan “tek eczane” aracılığıyla alınıyor! O civarda tek bir eczane olması (!), rekabet ile çelişmiyor mu?

3-) Taburcu olduktan sonra pansuman ihtiyacımı karşılamak için Atatürk Devlet Hastanesinde pansuman oldum. Orada beyaz yapışkan bandajın olmadığına tanık oldum!

Meslek ve Göğüs Hastalıkları Hastanesi ile Merkezdeki Sağlık Ocaklarında Pansuman Odalarının ve pansumancılarının olduğunu, amaaa pansuman malzemelerinin olmadığını söylediler! “Garibime gitmedi” desem, yalan olur! Yoksa devlet, hastalarını Pansuman yapmayacak, pansuman işini de mi özelleştirecek?

Devlet hastanesinde yeterli araç-gereç ve malzemeli pansuman odası ile yetişmiş profesyonel pansumancıların olduğunu söylersek, doğruları söylemiş oluruz. Ne de olsa, yıllara dayalı bir sağlık geleneği var. Tek fark bu mu acaba?

4-) Hastane gözlemlerime göre: “Hastanede yatan 4 hastadan biri kanserden yatıyor! Ve… Hastaların yüzde 85’i kırsal kesimden; yani Zonguldak, Bartın ve Karabük’ün hatta Bolu ve Düzce’nin kırsalında yaşamlarını sürdüren köylü vatandaşlarımızdan!” Bu önemli tespitin araştırılması ve incelenmesi gerekiyor. Yöremizde son yıllardaki kanser olaylarının artmasını “Çernobil” olayına bağlayan haberler yapılmış olsa da, benim öngörüme göre “kırsal kesimde yapılan bağ-bahçe ve seracılık işlerinde, daha kısa sürede daha çok ürün almak amacıyla aşırı olarak kullanılan tarımsal ilaç ve suni gübrelerin gereğinden fazla ve bilinçsiz kullanımı” söz konusudur. Sağlık kurumlarımızca araştırılması ve incelenmesi gereken çok önemli bir sorunla karşı karşıya bulunmaktayız.

***

ZKÜ Hastanesini hem övmek, hem de yermek neyin nesi? diye, düşünenlere cevabım şu: Her şeyde “objektif” olmak gerekir. Doğruları da, Yanlışları da ifade etmek gerekir ki, böyle davranmadığımız sürece kendimizi, ama sadece kendimizi kandırırız!

Diğer bir anlatımla “kafamızı kuma gömeriz”...



4. Yasama Yılı’nın süreçleri
05/10/2009 - 21:22
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

TBMM'nin 23. Dönem 4. Yasama Yılı, geçen hafta (1 Ekim 2009 Perşembe günü) Cumhur Başkanı Abdullah Gül’ün açılış konuşması ile başladı. Bilindiği gibi 4. Yasama Yılının sonunda, diğer bir deyişle 2011’in 22 Temmuz’unda genel seçimler yapılacak.
Hatırlanacağı üzere 2007 Temmuz ayında yapılan seçimlerde yaz ayı nedeniyle tatilcilerin çok olması, bağ-bahçe-tarla işlerinin yoğun olması vs. gibi nedenler seçimlere katılımın az olmasına neden olmuştu. Yazın yapılan seçimlerin zorluğundan ve katılımın az olmasından olsa gerek, “kurultaylar ayında” TBMM’nin açılışından sonra siyaset sahnesi hareketlenmeye başladı. Ve… Fısıltı gazetelerinde “erken genel seçim” dillendirilmeye başlandı. Gerekçe olarak da, Temmuz ayındaki seçimin zorlukları ileri sürülüyor. Bu gerekçelerin haklılık payının bir hayli yüksek olduğu kanaatindeyim. Erken Genel Seçimlerin yakın gelecekte gündeme geleceği “şimdilik kulislerde konuşulsa da”, gündemin ana konusu olacağını düşünüyorum. Bunun işaretlerini “gözlemci göz ile bakıldığında” genel ve yerel siyasette görebiliyoruz. Şöyle ki: Seçim sürecini yönetecek kadrolar, kurultaylarda belirleniyor. Kabinede revizyona gidiliyor. Demokratik açılım, Ermeni açılımı, Azınlık hakları bir bir gündeme geliyor…

***
Yerel siyasete baktığımızda bir hareketlilik, bir “sıra kapmaca yarışı” bütün hızıyla devam ediyor. “Kulislerden sızan bilgilere göre” AK Partide Mv. Sırlamasının tamamının değişeceği ve “sıralamanın tamamının yeni isimlerden oluşacağı” öyle gizliden gizliye değil, “yüksek sesle” dillendiriliyor. Henüz erken (!) diyebilirsiniz, ama ateş olmayan yerden duman da çıkmaz…
Yakın geçmişte CHP’li Posbıyık bir konuştu, ama “Pir” konuştu… Daha doğrusu CHP içindeki olası Mv. liste yarışının belirlenmesinde “ben de varım” demek istedi. Bir anlamda hem Mv. Koçal’a hem de parti örgütüne “restini” de çekti! Bu durumda CHP Mv Sıralaması nasıl olur?
Yılların siyasetçisi Posbıyık’ı pas geçemezsiniz, bu bir. Ali İhsan Köktürk Genel Merkez yönetiminde olduğundan pas geçemezsiniz, bu iki. “Son Belediye Başkanlık Dönemim” diyen Zonguldak Belediye Başkanı İsmail Eşref var ki, bu da üç. Bir de Sarıgül’ün “Değişim Hareketi” nin partileşeceği kamuoyuna deklare edildi ki, bu da dört… Kuşku yok ki Partileşmiş bir Değişim Hareketi, CHP’nin oylarını hem ülke genelinde hem de Zonguldak’da bölecektir. Bu durumda CHP’nin Zonguldak listesindeki sıralama yarışı önümüzdeki süreçte daha da önem kazanıyor.
Posbıyık, almış olduğu oylar ile siyasi kariyerini ve potansiyelini kanıtlamış durumda. Belediye Başkanlığında onu sürekli destekleyen bir ekip ve geniş bir halk kitlesinin olduğu biliniyor. Milletvekilliğine aday olduğu 2007 seçimlerinde de, Doğru Yol’un oylarını Zonguldak’da yükselttiğini kimse inkâr edemez.

***
4. Yasama Yılı, genel ve yerel siyasette birçok olayların birbirini dolaylı veya dolaysız tetikleyeceği süreçleri “iç dinamiğinde” barındırmaktadır. Yapılan kamuoyu araştırmalarında, her şeye rağmen AK Parti’nin iktidar olacağı sonucu ortaya çıkıyor. Üstelik küresel kriz ortalıkta cirit atarken, daha fazla yıpranmamak adına neden erken genel seçime gidilmesin?